25 Aralık 2013 Çarşamba

Siyah Beyaz Mektup

Gönül taraftarından...



Kardeşiniz, ablanız, arkadaşınız olarak başlıyorum cümlelerime. Ve sadece bir blog yazmanı - hala yazar değilim - olarak bitirmek yerine, ailenizden biri olarak bitirmek isterim cümlelerimi.
Bursa'da doğmuş, Mudanya'da denizi koklamış, Uludağ'da beyazı kucaklamış ve Osmanlı toprağında 18 yıl geçirip, dedesinden miras kalan Bursaspor'a gönül bağıyla bağlı olan biri olarak, başta insan olarak yazıyorum bugün.
Bursaspor'un taraftarı güzeldir.  Yenmekte pek gözü yoktur. Marşlarını söylemeye giderler, atkılarını sallamaya, tribünü sallatmaya, ''Biz Bursamıza sahip çıkıyoruz'' demeye giderler maçlara.
Sıkı bir taraftar olduğumu söylemek, tüm takım taraftarlarına ayıp olacaktır. Ben sadece, tribün gösterilerini izlerken, Bursa denilince gözleri dolanlardanım. Sıkı bir taraftar değil, gönül bağı olan yeşil beyaz bir rengim.

Beşiktaş...

Bu iki takımın anlaşabildiği söylenemez. Bende diyorum ki, bizim rengimizin, desteklediğimiz takımın, bulunduğumuz şehrin insanlığımıza engeli olmamalı.
Ben bu takımı da, bu takımın taraftarını da çok sevdim.

Özlem benim, kavga benim, aşk benim.


Ve ben, bir 31 Mayıs günü başlayan bu coşkulu, bu acılı, bu sevinçli, bu gurur verici, bu eğlenceli günleri atamadım aklımdan. Atmak da istemedim. O zamanlar uykularımdan '' Her yer Taksim, her yer direniş. '' diye uyanırdım.
Şimdi yanından geçtiğim, göz göze geldiğim, hiç alakam olmayan insanların hikayelerini daha çok merak eder oldum.
Şimdi şuradaki adama gidip, bir müşkülüm var desem, yardım edecek bilirim.
Şimdi tebessüm eden teyze, ''Gel, bende kal.'' diyecek yine. Arkadaşlarını da al gel, yemek yiyelim diyecek yine.
Güzel günler göreceğimize çArşı'nın ''Çocuklar inanın!'' demesiyle, bir daha inanmadık mı ?
Ben gözlerinizin parlamasını gördüm, meşalelerin ışığını bastırıyordu, şahidim.

O günleri yad etmek, biz buyuz, sakın ha unutmayın! demek için siyah beyaz bir mektubu paylaşmak istedim. 

Günlüğüm; ömürlüğüm olup, siyah beyaz bir mektup olarak kal...



'' Bir bahçeye giremezsen, durup seyran eyleme. Bir gönül yapamazsan, yıkıp viran eyleme.
Gördüğü şiddet yüzünden yaralanmış tüm insanlarımıza geçmiş olsun der, yaşamını yitirmiş olan insanlarımızın ailelerine ve yakınlarına baş salığı dileriz. Mekanları cennet olsun, hatıraları yaşasın.
İstemeden de olsa, kimilerine bir zararımız dokunmuşsa, geride bıraktığımız tek bir çöp için dahi halkımızdan ve dünyada en onurlu işi, en az ücret karşılığı yapan tüm temizlik işçilerimizden özür dileriz. Bilenler bilir bizi, gerektiği zaman özür dileyenleri severiz.
Hayatı futbola değil, futbolu hayata feda edenler olarak yaşadığımız bu süreç zarfında çocukluğumuzdan beri vurmalı çalgıların ustası analarımıza, kapısını arkadan sürgülemeyen semtimizin güzel sakinlerine... 
''Direnmeye gittim, gelicem.'' diyen esnafa, semt bizim aşk bizim şarkısının hakkını verirken, yere düşen insanlara korkusuzca kalkan olan delikanlılarımıza, seccadesini sedye yapan cami imamına, su taşıyan kilise papazına, başka renklere gönül verip, rekabetini maneviyata saklayanlar, dualarını, iyi niyetlerini bizden esirgemeyen Antartika'daki penguenlere... Şerefini patronlarına devreden medyaya karşı, kalemini kırıp onurlu tavır sergileyen tüm basın emekçilerine, duyarlılıklarını esirgemeyen sanatçı, yazar, şair ve düşünenlere, emekçi ve emeklilere... Bildik kahve dükkanının alnının ortasına yaşasın tam bağımsız kuru kahveci Mehmet Efendi yazan zekaya, sinirlenince çok güzel oluyorsun Türkiyem diyen dikkate. Haksızlığın, kibrin fırlattığı taşlara karşı göğsünü siper eden kadınlarımıza, gönüllü doktor ve avukatlarımıza... Bir başına çoraplarını bile giyemez, egzantirk kitaplar dışında kitap, dergi okumaz, etliğe, sütlüğe, dertliğe, asgari ücrete, evin ekmeğine karışmaz, yanında bomba patlasa umurunda olmaz, denilen ve lakin herkese çalımını atıp, rövaşatasını yapan gençliğimize, selam veren tüm dostlara... Bu yolda bize eşlik eden Beşiktaş Sahilinin martılarına ve gölgesini bizden esirgemeyen ağaçlara teşekkür ederiz.''







25 Kasım 2013 Pazartesi

Uzak Şarkılar

- Uzak ne zaman uzak oluyor ?
+ Bence, gidi...
- Ya da dur. Dur! Uzak ne demek ki ?

 Sen söyle, uzak kişiye midir yoksa mesafeye göre mi uzaktır kişi ?

Ne zaman uzak koyulur yerlerin, cisimlerin, şahısların adları ?
Gidemediğimizde mi ?
Söyleyemediğimizde mi ?
Bunları da bir yana terk edip, cesaret edemediğimizde mi ?

Uzak şehirler düşlüyorum. Ama nasıl şehirler... İnsanları, şehrin ve yaratıcının insanları yerlerden düş kırıklıklarını, patron azarlamalarını, şehir rutubetlerini, çalmayan telefonlarını, tedavi edilemeyen hastalıklarını ve gelmeyen postalarını toplamaksızın - artık umuda öyle kapalı, sıcaklığa öyle soğumuş -  yürürlerken, ben gözlerimi dikip bulutlara; dinlenmemiş besteler, çalınmamış notalar, akla gelmemiş masallar hayal ediyorum.



Kilometrelerce, istasyonlarca, duraklarca mesafeli bir şehir düşlüyorum.
Sahte ışıklarını söndürmemiş, ışıltılı sıradanlıklarıyla dolaşırken inasanlar, biri benim için şehrin tüm şartellerini indirmiş, göğü doldurmuş göğsüne...

Diğer sesleri unutturan sesiyle '' Sen çok görünür olmayı sevmezsin diye.'' diyor. Utangaç martılar kanatlanıyor sesinden.

Sahte bir cinayet kurgulamak, o da olmadı bir kaza yapmak, içimden kendimi çıkartıp kendime çarpıp, cinayet süsü vermek, tüm keyifsiz, ışığı kaçmış insanları olay mahaline toplamak geliyor içimden.
''Tüm şehir bir şeye odaklansın ve bizi orada terk etsinler'' fikriyle şehre sessiz sloganlar atmak istiyor kalbim.

Her gece şehri boyuyoruz umut rengine...

Matematikle uğraşmayı istemeyecek kadar gidilmesi uzak şehirler düşlüyorum.
Gözümü kapatıyorum ki; oradayım. 

Oldu mu size de bu ?
Sıradan olmayan bir günün farklı ama farklılıkları bile aynı olan, birbirinin aynısı insanlar çok uzak oldu mu sizden de ?

Düşsel bir galakside imkansızlık şarkıları söylemek bir başına...


Ben de...
Yoğun bir tadilata kapatıp benliğimin çıkmazlarını; bir gezegen kurdum içime.
Ve üzerime kilitledim, gezegenimin umut oksijeni kirlenip, tükenmesin diye.

İki farklı şehirden bulut toplamacılığı yapıp, gökyüzünün ortasında buluşturup fırçalarımızı; boyasın diye tüm gökyüzünü açtık kollarımızı her 'güzel uyu' cümlesinde...

Düşlediğim şehir, şiir oldu.
Hem şiir olmak için şair olmaya da gerek duyulmuyordu.

               Kilometreler...
                                    Zaman dilimleri...

Gidenin ardından saydınız mı adımlarını ?
Ben saydım.
Benimle yürüdüğü mesafeler, giderken attığı adımlardan daha az miktardaydı.
Uzaktı.
Vazgeçildiğinden...
                                                                      Cesaret edilemediğinden...


Ayları, mezar taşlarını, gidenin adımlarını sayarken sevmedim matematiği.
Mesafe, özlediğin anda cesaretine dönüşebildiği sürece güzeldir.
Uzak, cesaret edemezsen matematiktir.
Ve matematik zordur.

    



5 Kasım 2013 Salı

Yağmur Romantik Yağmaz

    
       - Yağmur romantik yağar mı ?
       + Yağmaz.
       - Ama o sevgililer eğleniyorlar gibi...
       + Ben bir çocuk için söyledim, üşüyorsan; yağmur romantik yağmaz.




Duymayı bilirsek, yağmur da konuşur...

Bazen bir fısıldama, bir uğultu, bir gülüş, bir merhamet kelimesi... Konuşur yağmur ılık ılık.
Che'nin dediği gibi komünisttir yağmur, herkese eşit yağar. Herkese eşit yağar da, herkes eşit ıslanmaz yağmurda.
Ve herkesin eşit ıslanmadığı bir yağmur romantik olmaz, olmamalı. Olursa, ayıptır. 

Gözyaşlarını yağmura katan, delik ayakkabılarının ıslanışını görmesin diye başını o yöne çevirmeyen, başı eğilmeyen çocuğa ayıptır.
Çocuklarımızın babaları üzülür sonra yağmura romantik dersek... Hangi çocuklarımızın babaları, biliyorsunuzdur.
Sigortası olmayan, devlet babamızın ölmesine göz yumduğu babaların çocukları, merhamet göremeyen, merhametli yüreklere sahip babalarımızın çocukları...
Eli ateşler içinde yatan çocuğunun alnındayken, eve yine işsiz döndüğünü unutmak isteyen rüzgar  yürekli babalarımızın çocuklarına da, rüzgar yüreklerine de ayıp olur.

Rüzgardan yürek, savurup atamaz ki kuvvetli yağmuru... Biraz da düşünür, başkasının üzerine savurur diye.
Yağmur böyle gecelerde Ahmet Kaya söyler, duymayı bilirsen.
                                          
                                          ''Yağmur yağar, ıslanırsın; vay aman. ''


Yağmur romantik yürüyüşlerden çok, göğe bakan Turgut Uyar çocukları yetiştirir. Böyle çocukların şiirden haberi yoktur. Şiir o çocuklardır, biz biliriz, o çocukların bundan da haberi yoktur. 


Göğe bakmakla kalmayan, göğü kucaklayıp, annelerinin soğuk, titrek kalplerine doldurmayı isteyen, bunu da çok iyi yapan çocuklardır; Turgut Uyar'ın göğe bakan çocukları.

Kısacası : Hava ılımandır, hafif ıslanmışsındır, ıslak oluşunun aşkımla harmanlanması sonucu   kollarım beline daha da dolanmıştır, limandan vapurların sesleri geliyordur; yüksek... Vedalar olmuştur, yıkılmış, vazgeçmiş, yeni bir başlangıç yapacak olan, kavuşacak olan, yaşam enerjisiyle dolan ve yaşam enerjisi boşalan da aynı vapurda-dır, sen yanımdasın-dır, sevinçliyiz-dir. Biraz rüzgar esmiştir,  ürpermekle birlikte kollarımın boynuna dolanması bir olmuştur, yağmurun sesi kulaklarımıza dolmuştur; işte o zaman yağmur romantiktir.





Yağmurun yağdığı, bizim 'romantik olma eylemi' altında bulunduğumuz bir akşamüstünde omzunun arkasından incecik giysileriyle titreyen bir çocuk görüyorsam, yağmurlar romantik değil, romantizm ayıptır...


İyisi, salıncağının iplerini asması gereken dallara, kendini asmadan Uyar'ın çocukları, yağmurda herkes eşit ıslansın...
''Avutulmuş çocuklar çoktan sustu.'' demeyelim biz de artık, lütfen. Yağmurdan daha güçlü yüreğe sahip çocuklar susmasın, şiir söylesin.


















Dip Not:
Bu konudaki ifade yetersizliğim için özür diliyorum.

2 Kasım 2013 Cumartesi

Kırmızı Elbise , Sessiz Kadın

Haziran rengi bir ölüm...


Hayatı anlamlandırmaya çalıştığım bir Haziran günü tüm defterlerim yırtıldı ve ben daha düzgün cümle kurmaya yeni yeni başlamıştım.
Kötü ve bir o kadar da gerçek bir öğretmen güçlü kalmayı öğretmek için tüm defterlerimi yırttı.
Hiçbir şey demedi. 
Konuşmadı.
Görmedi.
Yatıştırmadı.
Anlaşılmazdı.
Anlamayacak kadar küçüktüm çünkü, anlayamazdım. Söylemesinlerdi bu yüzden, söylemediler de. 

Herhangi bir günün, herhangi bir öğleninde taze yazı bilgim, sınırlı sözcük kapasitemle birkaç cümle yazdım.
Sessiz kadın gördü, sesini çıkarmadı.
Utandım.

Yazmasaydım dedim, üzülürse dedim, üzüldüm, sinirlendim, bir kez daha utandım, ağladım. 
O zamanlar yaptığım en iyi zanaat ağlamak olmuştu ; bilhassa isteyerek ya da istemeyerek, emin olamıyorum.




+ Yine mi onun için üzülüyorsun ?
- ...
+ Ne düşünüyorsun, söylesene.
- Küçük yaşta yine zoru başardı, onu düşünüyorum.
+ .... ?
- Haziran'da ölmek zor, zoru başardı.

Ben kırlarda koşmak, rüzgarlara kollarımı açmak, çimenlerde yuvarlanmak, düşüp, düşmemden kuvvet alıp tekrar koşmak istiyordum.
Uçurtmamı vurdular. Rüzgarımı kocaman bir poşette toplayıp, karanlık göklere saldılar sonra. Görmedim ama hissettim.

Çocukken her şeye inanmaya ihtiyaç duyuyorsun...

Sessiz kadına kızdım. Kimse bir şeye inandırmaya çalışmıyordu, inanacak sebepleri kendim ürettim ve yanlış bir biçimde sessiz kadına kızdım, daha çok kızdım.
Sessiz kadını kimse anlamıyordu.



Acının rengi kırmızıydı; kırmızı elbisede durup acıyı topladım.

Kırmızı bir elbise.
İnanır mısınız, on bir yıldır cennet kokar. Hiçbir gözyaşı kurumaz üzerinde. Kirlenmez, eskimez...
Melekler onu korumakla görevlendirilmiş olmalı.

Elinizde sadece kırmızı bir elbise, yeşil bir saç bandı kalmadan kaybetmemeyi öğrenmelisiniz... 





Şimdi bu elbisenin içi dolu olsa, olsa da bedeni bu kadar küçük olup, gözyaşıma sığmasa...
Saçlarıyla oynayıp, uykuya daldığını izlediğim günleri geri getirse elbisesi... En azından uykularım, rüyalarım...
Ben on bir yıldır güzel rüya görmek nedir unuttum mesela.
Rüyalarınıza, hayallerinize benim içinde sahip çıkar mısınız bu yüzden ?
Küslük, kırgınlık, terk etmek... Bunlar çok aptalca birkaç saçma sözcük olarak kalmalı.
Sarılıp, öpmeyi kalbinizin anayasalarına sokmalısınız artık.
Benim fırsatım olsa da sarılsam, defalarca öpsem de uyansa...

Sessiz kadının satırları beni yıktı, yaktı, diriltti ve bir daha ateş etti.


Sessiz kadını yıllar sonra anladım.
Onun için yazamadığım her satır yüreğimin dehlizlerinden çıkıp, kursağıma kuvvetli bir tekme atıp, gözümün pınarlarından kaçtı.

İçimde her nezarethane birer hapishane olmuş ve ben her ranzanın rutubetinde biraz daha sızlayıp, tutsak kalmışım. Kendi içime kendimi hapsetmişim senelerce.

Sessiz kadına sarılmak istedim, olmadı.
Konuşmak istedim, o da olmadı.
Yazmayı en başından beri hiç becerememiştim.
Sessizliğin, sessizliğim oldu, birlikte sustuk senelerce...

Sana kızdığım için, kandiller yanan yüreğini görmediğim ve hatta hiç bilmediğim için... Derin kuyularına başımı uzatıp, bakmadığım için beni affet sessiz kadın.

Ve...
Ben seni artık anlıyorum,
Susma...
Sessiz olma sessiz kadın...      

Olur da günün birinde denk gelirse, bunları hangi zamanda okursan oku, her yerel saatte, her zaman diliminde seni çok seviyorum sessiz kadın.
Güçlü olmayı öğrettiğin için teşekkür ederim.

Anne...

Bunları hiçbir zaman sana diyemeyeceğim, ama sen oku, olur mu ? 

''Ölüm toplasa da çiçekleri, çiçekte tohum biter mi ?''

31 Ekim 2013 Perşembe

Beni Bu Gezegenden Alın

Alın beni bu gezegenden, deli bir yere bırakın...


Geceleri aklınızda olan ilk şiirin bir iki kelimesi arasına sıkıştırın beni, orada soluyayım, söz rahatsız etmem.
Islak şehrin, sırılsıklam kaldırımlarına,
Arabesk parçanın bir sonraki gelecek notasına,
Sokak levhalarına, 
Bir kedinin miyavına bırakıp, gidin beni.


Bağırarak konuşurken duyulmamak çok tatsız bir duygu....
         
 
                                                                          
 Uzun cümleler sarf etmek hayal gücünüze bile ağır geldiğinde, omuzlarınızdaki ağrının hafif bir rüzgara maruz kalma olmadığını daha iyi anlıyorsunuz.

Kişiler hatalarını örtmeye, onlardan kaçmaya çalıştıklarında birden alternatif tıp uzmanı kimliklerine bürünüyorlar. 

- Sen bir şey demiyor musun ?
+ ....
- Konuşsana.
+ Benim... Benim kalbim sıkıştı biraz.
- Sana öyle gelmiştir, yürümektendir. Otur, geçer.
+ ....

Herkes sevdiğine yardım etmek istiyor. Kırgınlığını gidermek istiyor, nedenler arıyor. Neden kimse '' Seni ben mi kırdım ?'' diye sorma duyarlılığında bulunmuyor ?
Dudaklarımızı zorla iki yana götürdüğümüzde o kıvrımlar arasındaki acı tadı görmek zor mu ?

Hepimiz yürüyen çığlıklarız, çığlıkların ete bürünmüş hali bedenlerimiz.

Ben çok korkuyorum.
Dokunmaya, konuşmaya... Dokunduğum yerde bir yarası varsa, iyileşmemişse henüz... Konuşmak istediğim konuda gözyaşları kurumamışsa henüz...


'' Hiç yakışık alır mı ? Nasıl karşılarlar ? demek yerine ''Ben nasıl hissederim ?'' diye sorabilseydik keşke...

 Sessiz biri olmaya iten insanlar mı genelde '' Niçin konuşmuyorsun ?'' sorusunu soruyorlar ?
Aslında iki yere birden cevap vermek oldukça zor.
İçeride - Kafamın ya da kalbimin, belki de ikisininde - konuşan bir ses var ve oraya kulak vermek nadiren ürkütüp, üzse de ses vermek, dışarıdaki seslere tepki vermekten daha cazip geliyor.

Çok bilindik bir örnekle ;

  ''Ben dünyadan ziyade kendi kafamın içinde yaşayan bir insanım. ''
                                                                                                      Sabahattin Ali 
                                      



Ben zaten yaşıyorum, rutin işlerim var, tekrar etmek zorunda olduklarım ya da en azından öyleymiş gibi hissettiğim.
Kendime, kendim olma iznini sınırlamaksızın verdiğim vakitlerde çoğunlukla - kendime yalan söylememeliyim, her zaman - yalnızım.
Normal dediğimiz nedir ki ? Hangi normal koydu normal olmanın kurallarını ? Ben neden uymak zorundayım ?

Şimdi, bugünden itibaren tekrar susacağım ve normal olmak zorunda hissetmeyen biri gelip, konuşturuncaya dek konuşmayacağım. 
Çünkü bir işe yaramıyor.


- Çarşamba ve Perşembe günleri aşk belirsizliği yaşamak için çok tehlikeli günler değil mi ?

+ Hayır, değil.              





Oysa tehlikeli günler vardır aşık olmak için, öldürmeyen, süründüren şarkılar vardır tehlikeli gecelerde ve bir de normal olmak istemeyen vardır; normal günlerde...

28 Ekim 2013 Pazartesi

İnce Bir Çizgi

İncecik bir çizgi, ipince...

Böyle anlarda nasıl bir çıkışa başvurduğunuzu ya da bir çıkış bulup - bulamadığınızı öğrenmek isterdim.
Binlerce saniyelik bir günün içerisinde gözlerimi yine başkalarının aşklarını okurken yakaladım.

Neden tüm Kafka'ları çaldın Milena ?

Avunmak için bir şeyler aradım.
Bu, maçın ilk yarısında üç gol yedikten sonra, son dakika umudu taşıyan bir taraftar umuduyla koyun koyunaydı. Evet, umutlar bile.

Zaten hep en yalnızlar sen, ben, biz değil miyiz ? 
Kim bu yalnız olmayanlar ? Neden bizden gibi, yalnız gibi davranıyorlar ? Yalnızlık bir mevki mi ki ?

İhanet ediyordum.
Kitabı, onların aşkını kafamı bulandırsın, oyalasın ve hatta başka kitaba geçmek için bir an evvel bitsin diye okuyordum.
İşte, ihanet duygusu kanımda dolaşıyordu. Neşeyle dolaşıyordu, biraz yabancılıkla.

Mutsuzlukla, iyi olmak arasında ince bir çizgi var.

Oldukça iyiydim. Buna mukabil ; iyi olmam, mutlu olmama bir yan eylem sağlamıyordu.Her gece olduğu gibi ruhumu, ruhumun acıyı sızdırır deliklerini korlarda 
közlediğim yetmezmiş gibi, bir de bilmediğim bir kuvvet orada isimsiz çocukları öldürüyordu. 

Ölen çocuklar, hep mi isimsiz anılırlar ?
''Ölü çocuk'' bu en trajik, en kahredici isim değil mi sizce de ?

Birilerinin burada bulunma olasılığı beni o kadar mutlu ediyordu ki, bir kaç kişi şu satırlarda biraz soluklansa, utanmadan kendime yazar  bile diyecektim.


Birazdan bir tuşa basacağım,
Bir yüz açılacak bana,
Kalbim bir daha o yüze,
O kalp belki yine dolacak umutla.

Neyse ki yarın Cumhuriyet Bayramı, belki bu tüm çirkin gerekçeleri bir kenara bırakıp - sadece bir zamanlık olsa bile - güçlü olmak için sebeptir.

Unutmadan!

İnce çizgilerin Cumhuriyet Bayramı, demokrasisi yok.
Hepsi başına buyruk birer firari. Hem de çok ince ,
Anlarsan.

27 Ekim 2013 Pazar

İlk Giriş : Eller.

Merhaba sayın ve çok sevgili okurlar,
Esasında böyle hitap ederken, buraya bir kişinin bile uğramayacağı ihtimali geldi aklıma. Dürüst oluyorum, en çok bu olasılığı düşündüm.  
Yine de ilk selamlaşmamız güzel olmalı, değil mi ?
Şöyle bir selamlaşma olmalı mesela...

İlk ayak bastığınız bir şehrin, ilk sağanak yağmuru. Islaksınız, arayış içindesiniz, - hatta bu noktada Attila İlhan şiiri içinizden geçiyor olabilir - yanınıza sokulup, ilk şehrin, ilk yağmurunda ilk şemsiyeyi uzatanınız olabilirdim. Belki de oldum, olmaya devam ediyorum. İşte en çok da bu ihtimaller sevindiriyor beni, o yüzden de diyorum ki, - hala var mısınız bilmiyorum ve çok korkuyorum - değerli okur, günlüğümün sayfalarındasındır, eminim. Konuşmak fırsat olmadı, ama uzun uzun baktım sana, geldim buraya yazdım seni...

İsterseniz, şöyle bir içerikten bahsedeyim. - Bu koşulda istemeseniz de bahsetmiş bulunmaktayım. -

Burada gülünür arkadaşım,
Burada söylenilir,
Burada çekinilmez,
Burada şarkılar söylenir,
Burada şiirler yazılır, 
Hikayeler anlatılır,
Burada mektuplar paylaşılır,
Burada biz oluruz,
Ve burada 'biz' olununca, kopulmaz.
                                               
Burası benim günlüğümün sayfaları , benim olan tek şey de bu zaten.
Gerisi bütünüyle biziz, bizi yazıp, bizi okuyacağız.
İçerik mi ? Kısacası insan.
İnsanı kim ne derse desin tüm duygularla buralara sığdıramayız. Günlüğümün sayfalarına anlatalım o halde bizi, sonra içeriğe karar veririz. 

Eller... Önemli organlar, iyi bakın onlara.
                                                              
                      Sevgi ve saygılarımla çok sevgili okur... 
- Hala oradasın, gitmedin değil mi ? -