25 Kasım 2013 Pazartesi

Uzak Şarkılar

- Uzak ne zaman uzak oluyor ?
+ Bence, gidi...
- Ya da dur. Dur! Uzak ne demek ki ?

 Sen söyle, uzak kişiye midir yoksa mesafeye göre mi uzaktır kişi ?

Ne zaman uzak koyulur yerlerin, cisimlerin, şahısların adları ?
Gidemediğimizde mi ?
Söyleyemediğimizde mi ?
Bunları da bir yana terk edip, cesaret edemediğimizde mi ?

Uzak şehirler düşlüyorum. Ama nasıl şehirler... İnsanları, şehrin ve yaratıcının insanları yerlerden düş kırıklıklarını, patron azarlamalarını, şehir rutubetlerini, çalmayan telefonlarını, tedavi edilemeyen hastalıklarını ve gelmeyen postalarını toplamaksızın - artık umuda öyle kapalı, sıcaklığa öyle soğumuş -  yürürlerken, ben gözlerimi dikip bulutlara; dinlenmemiş besteler, çalınmamış notalar, akla gelmemiş masallar hayal ediyorum.



Kilometrelerce, istasyonlarca, duraklarca mesafeli bir şehir düşlüyorum.
Sahte ışıklarını söndürmemiş, ışıltılı sıradanlıklarıyla dolaşırken inasanlar, biri benim için şehrin tüm şartellerini indirmiş, göğü doldurmuş göğsüne...

Diğer sesleri unutturan sesiyle '' Sen çok görünür olmayı sevmezsin diye.'' diyor. Utangaç martılar kanatlanıyor sesinden.

Sahte bir cinayet kurgulamak, o da olmadı bir kaza yapmak, içimden kendimi çıkartıp kendime çarpıp, cinayet süsü vermek, tüm keyifsiz, ışığı kaçmış insanları olay mahaline toplamak geliyor içimden.
''Tüm şehir bir şeye odaklansın ve bizi orada terk etsinler'' fikriyle şehre sessiz sloganlar atmak istiyor kalbim.

Her gece şehri boyuyoruz umut rengine...

Matematikle uğraşmayı istemeyecek kadar gidilmesi uzak şehirler düşlüyorum.
Gözümü kapatıyorum ki; oradayım. 

Oldu mu size de bu ?
Sıradan olmayan bir günün farklı ama farklılıkları bile aynı olan, birbirinin aynısı insanlar çok uzak oldu mu sizden de ?

Düşsel bir galakside imkansızlık şarkıları söylemek bir başına...


Ben de...
Yoğun bir tadilata kapatıp benliğimin çıkmazlarını; bir gezegen kurdum içime.
Ve üzerime kilitledim, gezegenimin umut oksijeni kirlenip, tükenmesin diye.

İki farklı şehirden bulut toplamacılığı yapıp, gökyüzünün ortasında buluşturup fırçalarımızı; boyasın diye tüm gökyüzünü açtık kollarımızı her 'güzel uyu' cümlesinde...

Düşlediğim şehir, şiir oldu.
Hem şiir olmak için şair olmaya da gerek duyulmuyordu.

               Kilometreler...
                                    Zaman dilimleri...

Gidenin ardından saydınız mı adımlarını ?
Ben saydım.
Benimle yürüdüğü mesafeler, giderken attığı adımlardan daha az miktardaydı.
Uzaktı.
Vazgeçildiğinden...
                                                                      Cesaret edilemediğinden...


Ayları, mezar taşlarını, gidenin adımlarını sayarken sevmedim matematiği.
Mesafe, özlediğin anda cesaretine dönüşebildiği sürece güzeldir.
Uzak, cesaret edemezsen matematiktir.
Ve matematik zordur.

    



5 Kasım 2013 Salı

Yağmur Romantik Yağmaz

    
       - Yağmur romantik yağar mı ?
       + Yağmaz.
       - Ama o sevgililer eğleniyorlar gibi...
       + Ben bir çocuk için söyledim, üşüyorsan; yağmur romantik yağmaz.




Duymayı bilirsek, yağmur da konuşur...

Bazen bir fısıldama, bir uğultu, bir gülüş, bir merhamet kelimesi... Konuşur yağmur ılık ılık.
Che'nin dediği gibi komünisttir yağmur, herkese eşit yağar. Herkese eşit yağar da, herkes eşit ıslanmaz yağmurda.
Ve herkesin eşit ıslanmadığı bir yağmur romantik olmaz, olmamalı. Olursa, ayıptır. 

Gözyaşlarını yağmura katan, delik ayakkabılarının ıslanışını görmesin diye başını o yöne çevirmeyen, başı eğilmeyen çocuğa ayıptır.
Çocuklarımızın babaları üzülür sonra yağmura romantik dersek... Hangi çocuklarımızın babaları, biliyorsunuzdur.
Sigortası olmayan, devlet babamızın ölmesine göz yumduğu babaların çocukları, merhamet göremeyen, merhametli yüreklere sahip babalarımızın çocukları...
Eli ateşler içinde yatan çocuğunun alnındayken, eve yine işsiz döndüğünü unutmak isteyen rüzgar  yürekli babalarımızın çocuklarına da, rüzgar yüreklerine de ayıp olur.

Rüzgardan yürek, savurup atamaz ki kuvvetli yağmuru... Biraz da düşünür, başkasının üzerine savurur diye.
Yağmur böyle gecelerde Ahmet Kaya söyler, duymayı bilirsen.
                                          
                                          ''Yağmur yağar, ıslanırsın; vay aman. ''


Yağmur romantik yürüyüşlerden çok, göğe bakan Turgut Uyar çocukları yetiştirir. Böyle çocukların şiirden haberi yoktur. Şiir o çocuklardır, biz biliriz, o çocukların bundan da haberi yoktur. 


Göğe bakmakla kalmayan, göğü kucaklayıp, annelerinin soğuk, titrek kalplerine doldurmayı isteyen, bunu da çok iyi yapan çocuklardır; Turgut Uyar'ın göğe bakan çocukları.

Kısacası : Hava ılımandır, hafif ıslanmışsındır, ıslak oluşunun aşkımla harmanlanması sonucu   kollarım beline daha da dolanmıştır, limandan vapurların sesleri geliyordur; yüksek... Vedalar olmuştur, yıkılmış, vazgeçmiş, yeni bir başlangıç yapacak olan, kavuşacak olan, yaşam enerjisiyle dolan ve yaşam enerjisi boşalan da aynı vapurda-dır, sen yanımdasın-dır, sevinçliyiz-dir. Biraz rüzgar esmiştir,  ürpermekle birlikte kollarımın boynuna dolanması bir olmuştur, yağmurun sesi kulaklarımıza dolmuştur; işte o zaman yağmur romantiktir.





Yağmurun yağdığı, bizim 'romantik olma eylemi' altında bulunduğumuz bir akşamüstünde omzunun arkasından incecik giysileriyle titreyen bir çocuk görüyorsam, yağmurlar romantik değil, romantizm ayıptır...


İyisi, salıncağının iplerini asması gereken dallara, kendini asmadan Uyar'ın çocukları, yağmurda herkes eşit ıslansın...
''Avutulmuş çocuklar çoktan sustu.'' demeyelim biz de artık, lütfen. Yağmurdan daha güçlü yüreğe sahip çocuklar susmasın, şiir söylesin.


















Dip Not:
Bu konudaki ifade yetersizliğim için özür diliyorum.

2 Kasım 2013 Cumartesi

Kırmızı Elbise , Sessiz Kadın

Haziran rengi bir ölüm...


Hayatı anlamlandırmaya çalıştığım bir Haziran günü tüm defterlerim yırtıldı ve ben daha düzgün cümle kurmaya yeni yeni başlamıştım.
Kötü ve bir o kadar da gerçek bir öğretmen güçlü kalmayı öğretmek için tüm defterlerimi yırttı.
Hiçbir şey demedi. 
Konuşmadı.
Görmedi.
Yatıştırmadı.
Anlaşılmazdı.
Anlamayacak kadar küçüktüm çünkü, anlayamazdım. Söylemesinlerdi bu yüzden, söylemediler de. 

Herhangi bir günün, herhangi bir öğleninde taze yazı bilgim, sınırlı sözcük kapasitemle birkaç cümle yazdım.
Sessiz kadın gördü, sesini çıkarmadı.
Utandım.

Yazmasaydım dedim, üzülürse dedim, üzüldüm, sinirlendim, bir kez daha utandım, ağladım. 
O zamanlar yaptığım en iyi zanaat ağlamak olmuştu ; bilhassa isteyerek ya da istemeyerek, emin olamıyorum.




+ Yine mi onun için üzülüyorsun ?
- ...
+ Ne düşünüyorsun, söylesene.
- Küçük yaşta yine zoru başardı, onu düşünüyorum.
+ .... ?
- Haziran'da ölmek zor, zoru başardı.

Ben kırlarda koşmak, rüzgarlara kollarımı açmak, çimenlerde yuvarlanmak, düşüp, düşmemden kuvvet alıp tekrar koşmak istiyordum.
Uçurtmamı vurdular. Rüzgarımı kocaman bir poşette toplayıp, karanlık göklere saldılar sonra. Görmedim ama hissettim.

Çocukken her şeye inanmaya ihtiyaç duyuyorsun...

Sessiz kadına kızdım. Kimse bir şeye inandırmaya çalışmıyordu, inanacak sebepleri kendim ürettim ve yanlış bir biçimde sessiz kadına kızdım, daha çok kızdım.
Sessiz kadını kimse anlamıyordu.



Acının rengi kırmızıydı; kırmızı elbisede durup acıyı topladım.

Kırmızı bir elbise.
İnanır mısınız, on bir yıldır cennet kokar. Hiçbir gözyaşı kurumaz üzerinde. Kirlenmez, eskimez...
Melekler onu korumakla görevlendirilmiş olmalı.

Elinizde sadece kırmızı bir elbise, yeşil bir saç bandı kalmadan kaybetmemeyi öğrenmelisiniz... 





Şimdi bu elbisenin içi dolu olsa, olsa da bedeni bu kadar küçük olup, gözyaşıma sığmasa...
Saçlarıyla oynayıp, uykuya daldığını izlediğim günleri geri getirse elbisesi... En azından uykularım, rüyalarım...
Ben on bir yıldır güzel rüya görmek nedir unuttum mesela.
Rüyalarınıza, hayallerinize benim içinde sahip çıkar mısınız bu yüzden ?
Küslük, kırgınlık, terk etmek... Bunlar çok aptalca birkaç saçma sözcük olarak kalmalı.
Sarılıp, öpmeyi kalbinizin anayasalarına sokmalısınız artık.
Benim fırsatım olsa da sarılsam, defalarca öpsem de uyansa...

Sessiz kadının satırları beni yıktı, yaktı, diriltti ve bir daha ateş etti.


Sessiz kadını yıllar sonra anladım.
Onun için yazamadığım her satır yüreğimin dehlizlerinden çıkıp, kursağıma kuvvetli bir tekme atıp, gözümün pınarlarından kaçtı.

İçimde her nezarethane birer hapishane olmuş ve ben her ranzanın rutubetinde biraz daha sızlayıp, tutsak kalmışım. Kendi içime kendimi hapsetmişim senelerce.

Sessiz kadına sarılmak istedim, olmadı.
Konuşmak istedim, o da olmadı.
Yazmayı en başından beri hiç becerememiştim.
Sessizliğin, sessizliğim oldu, birlikte sustuk senelerce...

Sana kızdığım için, kandiller yanan yüreğini görmediğim ve hatta hiç bilmediğim için... Derin kuyularına başımı uzatıp, bakmadığım için beni affet sessiz kadın.

Ve...
Ben seni artık anlıyorum,
Susma...
Sessiz olma sessiz kadın...      

Olur da günün birinde denk gelirse, bunları hangi zamanda okursan oku, her yerel saatte, her zaman diliminde seni çok seviyorum sessiz kadın.
Güçlü olmayı öğrettiğin için teşekkür ederim.

Anne...

Bunları hiçbir zaman sana diyemeyeceğim, ama sen oku, olur mu ? 

''Ölüm toplasa da çiçekleri, çiçekte tohum biter mi ?''