25 Aralık 2013 Çarşamba

Siyah Beyaz Mektup

Gönül taraftarından...



Kardeşiniz, ablanız, arkadaşınız olarak başlıyorum cümlelerime. Ve sadece bir blog yazmanı - hala yazar değilim - olarak bitirmek yerine, ailenizden biri olarak bitirmek isterim cümlelerimi.
Bursa'da doğmuş, Mudanya'da denizi koklamış, Uludağ'da beyazı kucaklamış ve Osmanlı toprağında 18 yıl geçirip, dedesinden miras kalan Bursaspor'a gönül bağıyla bağlı olan biri olarak, başta insan olarak yazıyorum bugün.
Bursaspor'un taraftarı güzeldir.  Yenmekte pek gözü yoktur. Marşlarını söylemeye giderler, atkılarını sallamaya, tribünü sallatmaya, ''Biz Bursamıza sahip çıkıyoruz'' demeye giderler maçlara.
Sıkı bir taraftar olduğumu söylemek, tüm takım taraftarlarına ayıp olacaktır. Ben sadece, tribün gösterilerini izlerken, Bursa denilince gözleri dolanlardanım. Sıkı bir taraftar değil, gönül bağı olan yeşil beyaz bir rengim.

Beşiktaş...

Bu iki takımın anlaşabildiği söylenemez. Bende diyorum ki, bizim rengimizin, desteklediğimiz takımın, bulunduğumuz şehrin insanlığımıza engeli olmamalı.
Ben bu takımı da, bu takımın taraftarını da çok sevdim.

Özlem benim, kavga benim, aşk benim.


Ve ben, bir 31 Mayıs günü başlayan bu coşkulu, bu acılı, bu sevinçli, bu gurur verici, bu eğlenceli günleri atamadım aklımdan. Atmak da istemedim. O zamanlar uykularımdan '' Her yer Taksim, her yer direniş. '' diye uyanırdım.
Şimdi yanından geçtiğim, göz göze geldiğim, hiç alakam olmayan insanların hikayelerini daha çok merak eder oldum.
Şimdi şuradaki adama gidip, bir müşkülüm var desem, yardım edecek bilirim.
Şimdi tebessüm eden teyze, ''Gel, bende kal.'' diyecek yine. Arkadaşlarını da al gel, yemek yiyelim diyecek yine.
Güzel günler göreceğimize çArşı'nın ''Çocuklar inanın!'' demesiyle, bir daha inanmadık mı ?
Ben gözlerinizin parlamasını gördüm, meşalelerin ışığını bastırıyordu, şahidim.

O günleri yad etmek, biz buyuz, sakın ha unutmayın! demek için siyah beyaz bir mektubu paylaşmak istedim. 

Günlüğüm; ömürlüğüm olup, siyah beyaz bir mektup olarak kal...



'' Bir bahçeye giremezsen, durup seyran eyleme. Bir gönül yapamazsan, yıkıp viran eyleme.
Gördüğü şiddet yüzünden yaralanmış tüm insanlarımıza geçmiş olsun der, yaşamını yitirmiş olan insanlarımızın ailelerine ve yakınlarına baş salığı dileriz. Mekanları cennet olsun, hatıraları yaşasın.
İstemeden de olsa, kimilerine bir zararımız dokunmuşsa, geride bıraktığımız tek bir çöp için dahi halkımızdan ve dünyada en onurlu işi, en az ücret karşılığı yapan tüm temizlik işçilerimizden özür dileriz. Bilenler bilir bizi, gerektiği zaman özür dileyenleri severiz.
Hayatı futbola değil, futbolu hayata feda edenler olarak yaşadığımız bu süreç zarfında çocukluğumuzdan beri vurmalı çalgıların ustası analarımıza, kapısını arkadan sürgülemeyen semtimizin güzel sakinlerine... 
''Direnmeye gittim, gelicem.'' diyen esnafa, semt bizim aşk bizim şarkısının hakkını verirken, yere düşen insanlara korkusuzca kalkan olan delikanlılarımıza, seccadesini sedye yapan cami imamına, su taşıyan kilise papazına, başka renklere gönül verip, rekabetini maneviyata saklayanlar, dualarını, iyi niyetlerini bizden esirgemeyen Antartika'daki penguenlere... Şerefini patronlarına devreden medyaya karşı, kalemini kırıp onurlu tavır sergileyen tüm basın emekçilerine, duyarlılıklarını esirgemeyen sanatçı, yazar, şair ve düşünenlere, emekçi ve emeklilere... Bildik kahve dükkanının alnının ortasına yaşasın tam bağımsız kuru kahveci Mehmet Efendi yazan zekaya, sinirlenince çok güzel oluyorsun Türkiyem diyen dikkate. Haksızlığın, kibrin fırlattığı taşlara karşı göğsünü siper eden kadınlarımıza, gönüllü doktor ve avukatlarımıza... Bir başına çoraplarını bile giyemez, egzantirk kitaplar dışında kitap, dergi okumaz, etliğe, sütlüğe, dertliğe, asgari ücrete, evin ekmeğine karışmaz, yanında bomba patlasa umurunda olmaz, denilen ve lakin herkese çalımını atıp, rövaşatasını yapan gençliğimize, selam veren tüm dostlara... Bu yolda bize eşlik eden Beşiktaş Sahilinin martılarına ve gölgesini bizden esirgemeyen ağaçlara teşekkür ederiz.''