16 Temmuz 2014 Çarşamba

Kendine İyi Bak Çocuk

Koş, kaç çocuk... 
Ama ayak tabanlarını kanatma, yanma çocuk.



Kızıyorsun.

Kızsan iyi, kanıyorsun. Fayda etmeyecek hiçbir merhem, hiçbir ilaç... Anlamaz ifadelerine alışacaksın; doktorların. " Aman be " diyeceksin. " Bir şeyi de anlamıyor, nasıl almış diplomayı! Şuram acıyor işte, biraz da ağrıyor... Uçurumlar açılıyor içime... " Alışmanın kitabını okumaya başla çocuk.

Birine kızsan, bakışlarını zımbalayacaksın ötelere, denizlerde boğacaksın öfkeni, hatta sen bile su yutacaksın... Ha, dur! Ölmeyeceksin hemen... 
Yüzünde cinayetler işleniyor, acıklı hikayelerin arşivi olmuşsun... Nasırlı ellerinle, zoraki yapışmış kalbini tutuyorsun, düşecek...
Kendine kızıyorsun, ah çocuk...                      

Ben mesela, kendimle cenk eder dururum, bu çirkinliğim ondan... Öyle gözlerini kenetleyip, " geç hadi "  de diyemezsin... Koşalım çocuk, gidelim. Varalım çocuk ama nereye ? Şu barışamadığım beni bırakıp... Aa, dur! " Gelme sen! " desem, kötü sözler söylesem, hatta... Hatta biraz küfretsem, hem gizli gizli de değil, ulu orta... Yok be çocuk, çözüm değil.... 
Düzensizliğimi çözümleyip, iyi bir denklem kuramadım hiç.  Sınıf öğretmenim sevmezdi beni, zaten nerede çözülmemiş bir problem olsa, tüm insanlar toplanıp beni kınadı.
Ben işte, yürüdüğüm güzel sokak akşamlarında karşıdan karşıya geçerken eli tutulmamış kız... Ondan cesede döndüm, gözlerim takip eder oldu kaldırımları, çok ezilme tehlikesi yaşadım, yoksa şansı mı yakaladım desem çocuk ?        

         

Ah, ne diyordum... Ne olur kusuruma bakma.
Kendini bırakamıyorsun diyordum. Bu gerçek çok oturdu karşıma, dikti gözlerini, bakışlarıyla kirpiklerimi yoldu, biliyor musun ? İskeleden atılan tüm oltaların kancaları geldi, ciğerlerime takıldı bir bir...
Sanki o sene ölen tüm çocukları benim kaburgalarım altına gömmüşlerdi ve ben on sekiz yıl boyunca beni taşıyacak dört kişiyi bekleyip, durmuştum.
Ben.
Ne çok durmuştum...


'' Bu hayatta en çok ben penceresiz kaldım anne! '' diye annemin yüzüne nefesimle rüzgar gibi esmek istediğim ömürlük geceler oldu.
Bir defasında boyası eskimiş bir pencerem olmuştu, üzerime kapattılar. 
Üstelik çok tanıdık bir el, tutuşturup bir yangını, penceremi kapattı. İçeride bir solukluk oksijen hayaliyle uzun kabuslar gördüm...


Çocukluğumun eline iki ciğerimi de tutuşturup, '' ben bunun karşılığında mı büyüyeceğim, ciğerlerimi mi alacaksın ? '' diye diye kabusumdan uyanmaya çalıştım.




'' Çocukların duaları çabuk kabul olur '' demişti babaannem, ben yoksa çocuk mu olamadım ?
Ondan mı bunlar ? 

Hak ver, ben Edip Cansever değilim ki çocuk! ''Ne çıkar siz bizi anlamadıysanız '' diyemiyorum. Avuçlarım neden kanıyor, bu huysuz tavrım, bu başımdaki depremler, dizlerimdeki sargılar... En çok da parmaklarımı neden kırıyorum bilinsin istiyorum. Ben bir seferlik olsun, tutup saç ucumdan, ayaklarıma kadar anlaşılmak istiyorum...
Sıkıldın mı, gidiyor musun ? Haklısın... Biliyorum, bir çukur da ben kazıyorum.  Ama gitme be çocuk. Bir şey olamıyorum ben bir başıma...
Gitme, beni bir şekle sok çocuk...



7 Temmuz 2014 Pazartesi

Gölge Adam

Ölmek için yaşıyoruz, dedi adam.
Yaşamak için ne kadar da fazla ölüyoruz, dedi kadın.
Gökten bir yıldız kaydı.




Tüm karanlığıyla uyandı adam, güne karanlığını dağıtıyordu ışıl ışıl. Karanlık ışıldar mıydı ? Ama işte, ışıldıyordu.
Kadın uyandı. Kalbinde süveydası. Keşke diye geçirdi içinden, süveyda büyüse karanlık olsam, karanlık olsak biz. O zaman karanlık utanırdı.

Bir yerde bir adam piyano tuşlarını okşuyor,
yaşlı bir el kayıp gidiyor diğer kırışmış bir elden,
bir partizan vuruluyor meydanların birinde,
şair yine cinayet işler gibi şiir yazıyor; elleri şiir içinde,
Dilencinin biri yorulmuş el uzatmaktan, para da istemiyor üstelik,
Bir devlet hastanesi bahçesinde ağlıyor işsiz bir baba…

   İşte tüm bunlar olurken dedi kadın, ben sana yetemem.
   Karanlığı paylaşıp, dağıtmamıza izin ver. Farkında olmadı    onları dışarıdan izleyen ceset. ‘’ Yazık ‘’ dedi, ‘’ gül gibi kız ‘’
Adam karanlık diye kadın bu kadar beyazdı, adam bu kadar susmasa, kadın böyle konuşmazdı. Kadın çok duymasa, adam sağır olmazdı.
Farklı tanımını değiştirecek kadar kendi kimliğiyle özdeşmiş adamdı, kirli sakalları cennet bahçesi olmaya adaydı. Öyle ki; kirli bile sözcük anlamında sapardı.
Titrek elli bu adam ‘’ bak dinledim seni, dokunmadım sana ‘’ dedi. Roller değişti, adam bu kadar sığ konuşmasa, kadın içine içine susmazdı. Sustu kadın. Tenindeki parmak izlerini kendi neşteriyle kazıyan cerrah olmak istedi, kadavra olmak istedi.
Yıldızlar türkü söyleyerek tırmandı göğe,
Parlak bir ninni olsun diye sağır çocuğa…

Adam şehirler gitti.
Şehirleri alıp, cebinde taşıyan biriydi o. Kimi  bir şeye emek verirken görse, o dünyanın en kıymetli hediyesi oluyordu onun için. Titrek elleriyle uzatıyordu kadına. Kadın mahçup gülümserdi hep böyle olunca. Mahçubiyet ki adamın ruhu.
Kadın uçan kuştan, doğan güneşten, gülen çocuklardan, yeşilin kokusundan, mavinin esintisinden, kızılın tonundan, türkülerin tınısından, çaresizlikteki ümit etme kabiliyetinden umutlar toplayıp, gitti adamın kapısına…
Tabi, adam yine kendine.
Adam çekingen.
Adam ki; kainat gibi kalbiyle kainat kadar yalnız.


Eh be adam, yapma
gökten düşüp, yeryüzüne yapıştığım için pişman etme beni,
bileklerim yorgun işçilerdir, susuz… Şiir taşırlar kalbine,
vurulur, düşer galibiyetlerim,
gülmelerim kanar, istemem ki ağzım kırmızıdır, çirkinimdir.

batırıp dişimi damarlarına, nefesimi enjekte etmek istiyorum,
iliklerini koparıp karanlıktan, gel,
beyazım bile kirlensin isterim.
 Etme adam,
Dedi kadın kapı ardından,

 rüzgara söverek gitti.
Adam hiç bu kadar kalabalık olmamıştı. Kalabalığını katledip koştu kadına. Keşke geçmişe dönebilseydi. Dönseydi, kötürüm kalsaydı. Kırılsaydı bacakları, acılarla kıvransaydı, koşmasaydı…

İşte… Elinde bir not, uzanıyordu adam beyaz bir kadının yanında ;

‘’ Uçurtma olup, gökyüzüme kavuştum ben ‘’






19 Haziran 2014 Perşembe

Neredesin Süveyda ? Hangi yanlış kalpte ?



Ölmek için güzel bir akşam gibi görünüyor
işte sırf çirkinlik olsun diye keyifle yaşamayı tercih edesim geliyor.

'' Tanrı'nın en büyük hayal kırıklığı biziz. O' da bizim hayallerimizi yıkıyor '' demişti.

Elbette öyle düşünmüyordum ama bu fikir de hoşuma gitmemiş değildi. Çok sordum, sorduk, yorulmadık mı ? Yorulduk.

Neden ben ?
Neden ben değil ?

Denize bakmadığım bir gözle bakmayı öğretti  Haziran bana. Haziran ne çok şey öğretti...
Deniz olsam kendimi boğardım; kendi içimde. Ya deniz olsaydım Allah'ım, ya gökyüzüne aşık olsaydım ? Benim böyle içime içime üzülüşüme, içime içime konuşmalarıma gök üzülür, dolardı. Yağardı üstüme, içime... Allah'ım derdim o zaman, beni seviyor, bana geldi.
Ama ya deniz olsaydım ? Martı olmayı dilerdim o zaman. Bırakıp da kendimi varamazdım gökyüzüme. Gök, yüzsüzlüğüm olurdu, bağırır bağırır duyuramazdım sesimi. O zaman ağlardım. Aman Allah'ım, o zaman ne kadar da çok ağlardım. Hem derinliğim artardı, çabuk boğulurdum kendimde. Mitoloji derlerdi, inanmazlardı. Keşke mitoloji deselerdi.
''İnsansın, imkansız '' dediler, '' saçma... '' Umut beslediğim değerleri ne de kolay yoksayıp, unuttular. Öyleyse tekrar keşke ...
Keşke şair olsaydım. Çok güzel şeyler anlatırdım. Acıyı da güzel anlatırdım. En iyi bildiğim kuşkusuz buydu. Şair olsaydım, şiirin biz olduğumuzu anlatırdım sokaklarda cesurca.
'' Şiiri sokakta aramayın! Şiir sizsiniz, hepimiz filmiz, güzeliz, güzel filmleriz '' diye bağırırdım.


O da bana Tomris Uyar gibisin, derdi.
'' Kim şiir yazacak olsa, ismini geçirir mutlaka bir cümlede, sanki sen olmazsan şiir olmayacak, sanki seni yazmaya mecburlar gibi. Ama sen... Bekle! Turgut'un olup, uyacağım sana. ''

Hem acıya hem hükümete direnmeye devam ederdim ben de. 

Yan Anka, yan.
Zorla hayatı.
Zorla ki, zoruna gidene susma artık, yan.
Yan.
Sen yan Anka, hayatı çok zorla Anka,
daha çok yan,
küllerini dağıtırsın, birlik olur...
Yanacaksan sen yan Anka, başka yangın kalmasın.
Yanıkların güzelliğin olsun Anka, utanma,
bunu da unutma.



Ama hala neredesin süveyda ?
Bulamıyorsam, bulunamıyorsam, bizim bu ellerimiz terletip birbirini Edebiyat Dünyası'na bir katkı sağlayamıyorsa Allah bu hükümeti kahretsin.
Hapsolduğun cümlelerden kurtul, gel ne olur... İllegal bir sevgi doğuralım kendimize, çocuklarımız olur belki sonra, isimlerini Devrim koyarız.
Daha süveydamızı büyüteceğiz,
sevginin bahsini yapmıyorum bile.
Kalbinden öperim...
Süveyda...

15 Haziran 2014 Pazar

Burası Umudistan

Mümkünse eğer,
herkese bol güneşler...

Buraya gelebilen olsaydı keşke.
Göl kenarına oturup, su içen uçurtmalar gösterirdim onlara.
Burası kainatın bilinmeyen bir yeri. Yazı yazmak da kolay değil, yazı yaşamak da bilhassa. Burada mevsim iki türlüdür. Dört mevsime sahip olacak lüksü henüz göremedim. Şimdilerde en çok Yusuf'um. Keşke Ahmet Kaya haklı olmasa. Duvarlar konuşsa...
Mevsim Kış, ay Aralık, saat ayrılık... Aşk acısı olandan değil, olmayandandır demiş bir şair, ya da buna benzer bir şey, ben de başka bir şairden duydum. Çıldırmasaydım hatırlayabilirdim. Bunun için üzgün müyüm, bilmiyorum.
Teknoloji gelişti diyorlar ya, o da yalan. Hangi teknoloji zihinde koşup duran atları dizginlemiş ki ?

Saçmalıyorum.
Velhasıl;
benim uçurtmamı vurdular.
Uçurtmamı vurmaya 7 yaşımdayken başladılar. Tek geceyi aksatmadan yorgunluktan yorgun düşüp, uyuyana kadar dua ederdim. İtiraf etmeliyim ki, bir gün Allah'ın benimle konuşacağına, o da olmadı bir meleğini gönderip, benimle arkadaş edeceğine inandım. Senelerce yaptım bunu.
Büyür gibi oldum.
Evet, işte tam da o zaman uçurtmam vuruldu.
Bekler dururdum ya melek gelir diye, çünkü Allah benimle konuşmak istememiş, üstelik varolan bir meleği de almıştı. Galiba oralar daha güzel.
Ve önce bana, sonra diğer insanlara bu pislikle yaşamak kaldı.
Böyle kızmayı tüm suçu Adem'de bulan bir adamdan öğrendim galiba. Bulunduğum coğrafya hep ayaz.
Burada ölenler hep kendine kıyanlar. Burada kimse el kaldırmıyor çocuklara, çocukları öldürmek mi; haşa!
Burada en çok gökyüzünün bahsi yapılıyor, bir uyuşturucu bulduk, adına şiir diyorlar sizin dünyada.
Baş ağrıtan, düpedüz katil şiirler... Olmayan aşklar anlatılıyor, olmayan yerler... Öldürülmüş, bitmiş umuttan bahsediliyor. Birikimi insan gülüşlerinden yapmaya çalışıyoruz... Ne kadar göz içine bakamıyorsak, bir o kadar titriyor kirpiklerimiz iki rekat sevgi görmek için göz içlerinde...
Ne oluyor biliyor musunuz ?
Ölüyoruz.
Ah Şahrud! Ne kadar da ölmüştük, arkalarına bile bakmadılar.
Burada iki kişiyiz, 
yalnızlığım ve ben... Katil şiirler var bir de,
gelmek isteyen olursa diye söylüyorum,
arar/bulurdun gerçekten gelmek isteseydin...



Dünyanıza gelirsem, adımı uçurtma koyar mısınız ?
Rüzgara kapıldığım için değil, rüzgara karşı uçtuğum için sevebilir misiniz beni ?
Nasıl oluyor da sevmeyi dert edinmiyorsunuz, bir gün anlatır mısınız ?
Bir de, merak ederseniz Allah,
meleğini yolladı sanırım arkadaş olsun diye...
Henüz ben de görmedim ama sesini duyuyorum.

14 Haziran 2014 Cumartesi

Sen Oldum Dün Gece


Dün gece seni çok aradım.
Kalabalıklarda,
 tek kalmışlıklarda,
kendime bile baktım orada mısın diye. 


Yanımda yürüyordun tekrar. Elimi nereye uzatsam, benim olacakmış gibiydi. Dün gece aydınlatan bir ışıkla yanımda yürüdün.

Sonra aklına çıkmak bilmeyen huzursuzluklar geldi, birini bekliyordun... Gelmiyordu.
Ağlattı seni. Ağlayacağım dedin, ısrar ettim. Yaparsan, ikimizi de kimse tutamaz dedim. Yüzünü koydun yere, dolu dolu gözlerini kaldırdın. Kaldırsaydın. Dolu bakışlarını da bana yönelttin.
" Elimden bir şey gelmiyordu, ben de ellerini aldım ellerim arasına " yazmıştım senin için. Galiba 3 sene kadar oldu. Unutmuşum. Ellerini alamadım da bu sefer ellerim arasına. Anlayacağın elimden bir şey yine gelmedi.
Arkan dönüktü.

Fırsatmış gibi bu, kalabalığa sürtünerek, omuzlarımı acıtarak gittim oradan.
Ağlarken bıraktım seni.
Kaçarken birini gördüm. Tüm yüklerimi, çantalarımı aldım ondan...
Sanki seninle yürürken tüm yüklerimi emanet etmiştim birine, keşke satılabilseydi. Geri almak zorunda kaldım.
Dedim ki sonra ; sen gitsene, ben birine bakacağım...
Bir saniye beni arar gibi olsan, bana öyle gelse, koşup gelecektim yanına...
Özür dilenecektim senden. Sevgi dilenciliği gibi...
Bakamadım.
Duvarlar vardı arada.  Şiddetli bir deprem olsaydı keşke, keşke o duvarlar yıkılsaydı da sadece ben kalsaydım altında. Tek bir habere bile konu olamadan ezilip, gitseydim.
Deprem olmadı. Duvar da yıkılmadı.  Kim koymuştu, giderken hiçbiri yoktu!

Koştum... Yürüdüm. İnan çok yürüdüm. Bilmediğim yollara girdim, kestirme sandım, saptım. Yemin ederim aklımdan yolundan sapmak geçmedi!
Sonra sen oldum dün gece.
Sen olup, kendi değerimi/değersizliğimi görmeye çalıştım dün gece. Onu da beceremedim.
Sen olup, kendimi seveyim bari dedim. Bencil oldum bir anda. Unutup gözyaşlarını kendi derdime düştüm, düşmedim değil. Kalkamadım sonra.
Ben rüyamda seni çok aradım. 
Bulamadım.

21 Mart 2014 Cuma

Roman Ol Adam, Hikayeni Paylaş

Roman ol adam, hikayeni paylaş,
paylaş ki; gitsin artık yalnızlığın, ne olur... Beni bununla utandırma.

Bir adam vardı.
Adamın zaaflı kalbi. Adamın Bodrum'u bilen hafızası, kışları iyi tanıyan ruhu, kaçtıkları, bağırdıkları vardı.
Adamın çok hızlı akan gençliği, akmayan yılları, çürüyen anıları vardı. Çürüttüğü vücudu, parçalanmış kolları, kollarında dövmesi, dövmesinde bir hikayesi vardı.
Adamı aldılar bir gün. Adamı sildiler, 5 yaşında bir çocuğun hikayesini yazmaya başladılar. 
Adamın gittiği yer soğuktu, sinir bozucuydu. Kızdı adam, hayatında en çok yapacağı şey buydu, habersizdi adam. Geçmişe, kadere, dövmesinin hikayesine, hikayesinin trajik olmasına kızardı.

Adam tahammülsüzlüğün gereksizliğini idrak etmeye çalışıyordu. Yalnızlaşıyordu. Adamın gittiği yer kalabalıklaşıyordu, adam paralel olarak daha çok yalnızlaşıyordu.
Geometrik hayatına kızıyordu adam, belki ağlıyordu; bilemiyorum. Daireler; içinden çıkamadığı, hep dönüp yanlışta durduğu...
Dikdörtgenler; hiçbir köşesinde soluklanamadığı, barınamadığı...
Doğrular... Sonsuz doğrular.... Adam için sadece matematik tabiri olarak kaldılar.
Düşündü. Çok düşündü. Yapabilecek bir şeyi yoktu başka, düşündü. Keşke olsaydı, düşünmeseydi. 
Ya da düşünseydi... Baharı, kuşları, renkli balonları, yazacağı bir hikayeyi düşünebilseydi. Düşünmesine fırsat vermediler. 
Adam karanlığı öğrendi.

Öte yandan bir hikayenin özneleri, küfürleri, parçalanmış, resmi çizilmez, fotoğraflaştırılacak olsa pikselden ibaret verileri tamamlanıyordu.
Kuvveti çok büyük bir kalem hikayeyi kısacık bir mutlulukla başlattı. Üstelik 10 yıl sonra, ''90lar'' diye insanların hasretleneceği bir yıldı.
Yazıcı devam etti. Uzun ayrılıklar koydu küçük mutlulukların arasına. Ölüm koydu hikayeye.
Hikaye, lütfen artık biteyim dese, yeriydi. 
Birkaç kişi bilse, adamdan asırlık bir roman olacaktı, adam kendi hikayesinde boğuldu.
Söylemek istedikleri vardı, özledikleri, hala sevdiği kadına sarılmak istediği saatleri vardı. Hiçbiri yerini bulmadı. Bunlardan daha büyüktü; adamın uzun soluklu bir imtihanı vardı.

Bir gün mektup aldı adam. Okumayı unutmak istedi. Postacı bilse acı, keder, gam taşıdığını; utanacaktı.
Bir güvercinle gelse mektup, kadın katil olacaktı. Güvercin mektubun ağırlığından ölecekti.
Zarfta adamı yeryüzünün tüm mezarlarına gömecek kadar parçalarına ayıran katil cümleler vardı. 
Adam ağladı... mı, bilmiyorum.
Adamın mavi gözleri vardı. Belki ondandı şu hikayenin sonsuzluğu...

Adamın penceresi oldu bir gün. Yürüyeceği asfaltlar oldu, izleyeceği filmler. Güzel, güleceği günler oldu adamın. 
Adam biliyordu, hikayesi biter gibi olduğunda bir hikayeyi yazmışlardı onun adına.
Suçluydu. Bu suçu da ömür boyu taşıyacaktı. 
Adam, 'adam' olabilmenin suçunu kimseye anlatamayıp, hastalıklı ömrüne kızıp, duracaktı.
Adam, başlattığı hikayeye ağır da bir miras bırakmıştı;
                       Esaretinin yalnızlığı...




Adamın hikayesi 18, romanı 39 yaşındayken;
bunların acısı bir ömre dağıtılacaktı Yazıcı tarafından.

''Mirasını aldım adam, acını aldım. Karanlıktan çıkmadın sen, devrettin. Devrettiğin hayatın borçlarını şimdi ben ödüyorum; ömrümden arttırarak '' diye kısacık bir konuşması olacaktı ikinci hikayenin; romanın içinde...
Peki biri anlayacak mıydı ?
Hayır, zannetmiyorum.

25 Şubat 2014 Salı

Sen Hep Yaralarınla Güzelleş

Farklı şehirlerdeydik. Üstelik hiçbir zaman aynı dünyada olmayacaktık.

Çünkü kendi kafası içinden çıkamayan bir mahkumdum ben kendimde.

Dilimdeki özgürlük şarkısının tehsiri olmuyordu bileğimdeki zincirlere. Dil, bileği yenebilseydi kilometrelere yazdığım şiirler bir bileği kıpırdatmak için çoktan işe yarardı.
Gidilmeyen her kilometre için bir litre benzinle imtihan ediliyordu ciğerlerim.
Kayıtsızca buna razı olurken vücudum, aklımın her odasının kapısı kilitliydi. Her kapınının ardında faşist bir adam gibi bekliyordu fikirlerim. Ancak odalara kilitlendiği saatlerde anlayabilirdi faşist biri asıl işkenceyi kendinin gördüğünü; yalnızlık tarafından.
Her defasında yeniden doğduğunda bir önceki faili meçhullerini merak ederek ölecekti tekrar.
''Yalnızlık Allah'a mahsustur'' diyecekti biri karanlığın içinden, karanlık duymayacaktı.
Işığın olduğu yerde gölge mutlaka olacaktı. Ve isyan etmek isteyecekti semaya bakarak bir vahdet-i vücud kişisi... ''Yalnızlık bana mahsus en çok'' diyecekti ama, isyanını kendi dinleyecekti yine, kıpırdamayacaktı dudakları.
Farklı şehirlerdeydik. Aynı dünyada olmak için çabalıyordum. Aynı gökyüzünü paylaşıyorduk. Buna rağmen farklı eylemleri de bölüşüyorduk gökyüzü altında.
O ciğerlerine oksijen dolduruyordu, ben karbonmonoksit bağımlısı kızıl bir dudaktım.
Bir akşamüstü yere düşen kitaplarımı kendim toparlamak zorunda kalacaktım. Köşebaşına erişecekti gözüm, aklımda erişilmezliği olacaktı belki yine. Bu defa ince ince de yağmayacaktı yağmur, gayet canımı acıtmak isteyecekti dolu dolu.
Elbette saat hala farklı şehirleri gösterecekti bize.
Seni seviyorum diyemememden şikayet ederdi. Yaralarım vardı. Çocukluğumu kabuklarım arkasına sakladığımda genç olmayı öğrendiğim için çocukluğumu özlemiyordum. Özleyemiyordum.
Kendi bedenimde, kendi yaralarıma basmadan yürümeyi öğreniyordum, hiçbir vakit uzak kalmadıkça özlemeyi öğrenemeyecektim.
Yaralarımla çıplaktım. Oldukça da aciz... Toplum içine çıksam, son moda takılarla kamufle olmuş bedenleriyle acıyacaklardı bana, bilirdim.
En iyi becerdikleri şefkat ve acımayı birbirine karıştırmaktı; kalabalığın.
Yaralarınla güzelleş, derdim hep.
Ben... Ben, güzel miydim yaralarımla ? Soracak kimsem olmadı.
Ve hala başka bir dünyadaydım.
Seni seviyorum diyemeyişime kızmaya devam etti.
Bu iki kelime her sevgili kişisinin isimlerinden sonra rahatlıkla dillendireceği bir cümle haline gelmişti. Benim için kelimelerdi oysa.
Sen diyebilirdim kolaylıkla, ötesine kalbim izin vermezdi. Yaralarım vardı. Yaralarım çok fazla...
Dizimde, yüzümde, bileğimde, ciğerlerimde...
Hep uykuya teslim olmayı seven bir yapıyla büyüdüm. Yaralarımla güzelleşemedim.
Kendim hep bu cevabı verdi, kendimden başka da akıl danışacağım kimsem olmamıştı. İnandım.
Yaralarımla yürüyemem dedim. Yürüyemem, yorgunum, öleceğim.
Yorgunluktan ölmeye kalmadan, ölmelerden yorulacağım yeniden...
Ama şu karşıda duran siluetin olsa, ikna olsam buna, koşarım. Yürüyemem. Bunun için çok yıpranmışım, güzel de değilim hem.
Ama yine de orada bekleyen sen olacaksan, koşarım, dedim.
Hala seni seviyorum demeyişime çok kızıyordu.
Yeryüzündeki tek bir postacının bile uğramayacağı bir adreste oturuyorum sandım önceleri. Yolu bulamıyorlardır dedim, ihmal dedim, dikkatsizlik dedim. Sonraları alıştırdım kendimi kimsesiz olduğuma, inandırdım. Kimseye diyemem ama, bazı geceler kendi saçımı severek uyuttum kendimi.
Açık seçik yaralarımla daha da çekilmez olmuştum gitgide. Bunlar yetmezmiş gibi doktora gitmem ben diye mızmızlanan o sinir bozucu kişiliklerdendim hem de.
Kimyasallarla tedaviyi kabul edecek bir bedenle eskimedim 18 senelik zaman diliminde. Ne zaman ilk Kasım'ımı düşlesem, doğduğum günden beri eskidiğimi söylerdim kendime.
Ve hala inancım sonsuzdu sarılarak iyileştirme tedavisine.
''Doktora gittin mi ? '' sorusunu duymak istemiyordum. ''Sarılsam, geçer mi ? '' diyen şiirimsi bir ses olmalıydı açık yaralarıma bakan.
Ben de, yaralarım üzerine açtığım camları, açık bıraktığım ocakları kapatacak birinin olduğu güvencesinde uyuyacaktım bir gece.
Kabuslardan titreyen kirpiklerimi öpen solukla, ''geçti, korkma'' diyen soluk aynı olacaktı...
Farklı şehirlerdeydik ve o daha da büyüsün diye gözümde; inatla birbirinin aynısıydı insanlar.
Tüm bunları birine anlatırken yine ocakta yemeğim yanacaktı.
İçimden, böyle şeyleri anlatmasan ciğerini, anlatsan yemeğini yakar diye geçirirken gelen ''neyi yaktın?'' sorusuna cevabım;
- Yüreğimi yaktım kısık ateşte yavaş yavaş, ömrümü yedim, olacaktı.
Beklemesem sarılacak birini, yaralarımı avcuyla kapatacak birini, gitsem doktora...
Biliyorum, hep aynı diyaloğun dejavusunun cereyanında her yanım tutalacak.
Sigara içiyor musun ? diye soracak önce. Hayır diyeceğim, içmiyorum, hiç içmedim.
Alkol ? diye sorusunu devam ettirecek usanmadan. Ben de, yok diyeceğim, o da yok...
E bu ciğerler ? diye soracak yine gözlerinde beni asla anlayamacağını gösteren ifadesiyle doktor.
Ağzımı açtırmadan devam edecek cümlesine.
'' Pasif içicilik. Çok dumanda kalmışsın. Ciğerlerin berbat.''

Tıp dünyası pasif içicilik diyecek buna, ben hasret...





1 Şubat 2014 Cumartesi

Umudum ( Hayali Sevgiliye Mektuplar )



Bitmeyen, tükenmeyen umudum, merhaba.

Yağmurlar penceremi okşayarak melodisini duyuruyorlar sabahımda. Islanmış bir serçenin titrek kalbini taşıyor buğular ya da ben fazla hayalperestim.
Serçenin hikayesini anlatıyorum yağmur damlalarına. Şu saatten sonra erkek kardeşiyle yarışan hırslı bir kız gibi daha hızlı akıyor damlalar. Çiçek bahçelerinde parmakucumda yürüyüşlerimi hatırlatıyor gülümseyişin... Dudaklarının kenarından akan cennet şelalelerine zarar vermeksizin, okşuyor gülümseyişin; yüz hatlarımı. Sevgilim... Yüz hatlarında seyahat etmek ömür boyu, bunlar ne güzel düşünceler. Şimdi tutunup saçının teline, umutlara göz kırpmak... 

Sevgilim... Sana bir sır vermeliyim şimdi. Bu insanlar değer veriyorken tablolara, resimleri inceliyorlarken hala... Biz bu sessiz ve yağmurlu şehrin ara sokaklarında susuyorken. Kirpiklerin sevgilim, en muazzam resimleri çizecek fırça; kirpiklerin. Her açılıp kapanışında bin bir türlü şükredişler çiziyorlar yaşama. Bu tabloyu bulmasınlar, kapat gözlerini... Ya da ver, saklayayım kağıtlarıma. Yalnız bahçedeki köpeğimin biraz yaşlı gözleri bilsin, gece kaçıp, sırlarımı anlattığım denizin ufak taşları, doğa adını verdiğim yıldıza anlattığım hikayeler, sonra sonra güneşin o kırmızıya çalan turuncusu... Doğa bilsin seni bir, bir de ben. Doğamsın sevgilim, gelsene...   
Pikapta kırık bir plak var. Nasıl o hale geldiğini hatırlamıyorum. En son parmak izlerin var diye dokunmaya kıyamamıştım. Günlerce elbet bir gün buluşacağız dedi Zeki Müren. Müjganla eşlik ettik, ıslaktık.
Attila İlhan sevgilim, bizi yazmış diyorum bazen.
Bu trenler bu şehre umudu taşımak için mi yapılmış bilmiyorum ama ayrılıktan da söz edeyim istemiyorum. 
Belki birkaç çocuk dinler bizim bu bağıran sesimizi belki birkaç genç okur mektuplarımızı. Bir köprü altında dert olsun istemiyorum ayrılık sözcükleri. Umut taşıyor trenler, bavullarda sadece umut.

Umut... Umut gökyüzünde. Ve umudu yüklenmekten serçenin boynu düşmüş. Yaralı bir güvercin yaratmışız. Kuş gökyüzüne fazla gelmiş. Gökyüzü daralmış, gökyüzü yüzünden utanmış, gök yarılmış. İşte bu, bu bir kıyamet değil. Bu umudun bitişi, kırılışı, yıkılışı. Umudun kaçışı, umudun kaçırılmışlığı. Bu odanın böyle rutubetli olduğunu farketmemiştim. Annem işte, her damla gözyaşımı bıraktığımda fotoğraflarına dayanamayıp, kaldırmış. Renksiz kalmış duvarlar.
Oysa sırf severim diye uçurtma resimleri çizmişti babam duvarlara, bir gökkuşağı çizmiştim. Gökkuşağında bir renk eksik olduğunu seni tanıyınca anlamıştım. Bu oda duygularıma sızıydı, sızıyordu. Umut artıyordu, sevgim çoğalıyordu. Şimdi bu rutubetten terk edilmiş, güneşin sırt döndüğü oda romatizma sızısı. Kalbin romatizması oluyor mu sevgilim ? 

Bir şarkı dinliyorum. Çağımız psikiyatrileri bu hallere depresyon denilen bir isim layık görmüşler, gülümsüyorum. Bunun adı bilinçlenme olmalı. Çünkü biz kaçtığımızda en çok kalabalıklardan içimize sığınırdık, biz sıkıldığımızda seslerden şiir kitabımızın mısralarında uyurduk, yorulduğumuzda uzanırdık sokak köpeğinin yanına. Bu mahalledeki tüm ayıplayıcı teyzeler biliyor mu sevgilim, ben ilk defa seninle bir köpeğin kalbindeki acıyı bölüşmek isterken, gözlerine şarkılar söyledim. 
Şarkı hala devam ediyor. Ayrılık diyor. Acıdan geçen şarkıların kucaklarında hiç umutluk yer yok mu; umudum ?Gitmek... Yalın ayak güneşin yaktığı kumları ezerek, iliklerine değinceye kadar ısıyı hissederek gitmek. Gitmek bir lüks değil sevdiğim, bunu en çok pencereme türküler getirdiğinde senden öğrendim. Senin bir ruhun var, bulutlardan resimler çizer gibi. Sözcükler senden sonra gelmiş bu gezegene.
Ben umudum... En çok yıldızsız bir akşamda tavanıma rengarenk yıldızlar çizdin diye umut dedim sana. Çocukluğumu hatırlattığın öğle saatlerinde, takıldığım taşlar sayesinde yerdeki uğur böceğiyle burun buruna gelme şansını seninle yakalayıp, en derin köşeme tablo yaptım diye sevdim seninle olmayı.
Sabahları serçelerin sesine şarkılarla eşlik eden yorgun, bezgin, öpülesi sesin var diye uyumak istedim en çok ve sonra uyanmak.
Yorgun cennet kuşları sesine konmuş, dinlenmeyi, sevilmeyi, öpülmeyi bekliyordu doğam... 
Sende bir göz var, kainat misali. Ne kadar mutlu son diye biten masal varsa, sonsuzluğu gözlerine gizlenmiş sanki.
Sevgilim.... Bu şehirde en çok sabahları uykuyu seviyorum. Gece usulca başını dayıyor omzuma, tam da burada bir ağırlık çöküyor gözlerime. Sabahın... Ve sabahın insanlarının koşuşturmacası başlarken, ben gözlerimi kapatmış senden masallar dinliyorum... Avuçlarım hep yumulu. Masallar... Masallar hele ki senin sesindense, yumulu avucumda senin için sabah güneşi biriktirdim.
 Mutlu kal sevgilim, hepsini alabilirsin...
 Benim gözüm. Benim gözüm ve ellerim, bir sonraki güneşe sen umuduyla hasretler... Güneşlerimi kullan sevgilim,umudum kal...