25 Şubat 2014 Salı

Sen Hep Yaralarınla Güzelleş

Farklı şehirlerdeydik. Üstelik hiçbir zaman aynı dünyada olmayacaktık.

Çünkü kendi kafası içinden çıkamayan bir mahkumdum ben kendimde.

Dilimdeki özgürlük şarkısının tehsiri olmuyordu bileğimdeki zincirlere. Dil, bileği yenebilseydi kilometrelere yazdığım şiirler bir bileği kıpırdatmak için çoktan işe yarardı.
Gidilmeyen her kilometre için bir litre benzinle imtihan ediliyordu ciğerlerim.
Kayıtsızca buna razı olurken vücudum, aklımın her odasının kapısı kilitliydi. Her kapınının ardında faşist bir adam gibi bekliyordu fikirlerim. Ancak odalara kilitlendiği saatlerde anlayabilirdi faşist biri asıl işkenceyi kendinin gördüğünü; yalnızlık tarafından.
Her defasında yeniden doğduğunda bir önceki faili meçhullerini merak ederek ölecekti tekrar.
''Yalnızlık Allah'a mahsustur'' diyecekti biri karanlığın içinden, karanlık duymayacaktı.
Işığın olduğu yerde gölge mutlaka olacaktı. Ve isyan etmek isteyecekti semaya bakarak bir vahdet-i vücud kişisi... ''Yalnızlık bana mahsus en çok'' diyecekti ama, isyanını kendi dinleyecekti yine, kıpırdamayacaktı dudakları.
Farklı şehirlerdeydik. Aynı dünyada olmak için çabalıyordum. Aynı gökyüzünü paylaşıyorduk. Buna rağmen farklı eylemleri de bölüşüyorduk gökyüzü altında.
O ciğerlerine oksijen dolduruyordu, ben karbonmonoksit bağımlısı kızıl bir dudaktım.
Bir akşamüstü yere düşen kitaplarımı kendim toparlamak zorunda kalacaktım. Köşebaşına erişecekti gözüm, aklımda erişilmezliği olacaktı belki yine. Bu defa ince ince de yağmayacaktı yağmur, gayet canımı acıtmak isteyecekti dolu dolu.
Elbette saat hala farklı şehirleri gösterecekti bize.
Seni seviyorum diyemememden şikayet ederdi. Yaralarım vardı. Çocukluğumu kabuklarım arkasına sakladığımda genç olmayı öğrendiğim için çocukluğumu özlemiyordum. Özleyemiyordum.
Kendi bedenimde, kendi yaralarıma basmadan yürümeyi öğreniyordum, hiçbir vakit uzak kalmadıkça özlemeyi öğrenemeyecektim.
Yaralarımla çıplaktım. Oldukça da aciz... Toplum içine çıksam, son moda takılarla kamufle olmuş bedenleriyle acıyacaklardı bana, bilirdim.
En iyi becerdikleri şefkat ve acımayı birbirine karıştırmaktı; kalabalığın.
Yaralarınla güzelleş, derdim hep.
Ben... Ben, güzel miydim yaralarımla ? Soracak kimsem olmadı.
Ve hala başka bir dünyadaydım.
Seni seviyorum diyemeyişime kızmaya devam etti.
Bu iki kelime her sevgili kişisinin isimlerinden sonra rahatlıkla dillendireceği bir cümle haline gelmişti. Benim için kelimelerdi oysa.
Sen diyebilirdim kolaylıkla, ötesine kalbim izin vermezdi. Yaralarım vardı. Yaralarım çok fazla...
Dizimde, yüzümde, bileğimde, ciğerlerimde...
Hep uykuya teslim olmayı seven bir yapıyla büyüdüm. Yaralarımla güzelleşemedim.
Kendim hep bu cevabı verdi, kendimden başka da akıl danışacağım kimsem olmamıştı. İnandım.
Yaralarımla yürüyemem dedim. Yürüyemem, yorgunum, öleceğim.
Yorgunluktan ölmeye kalmadan, ölmelerden yorulacağım yeniden...
Ama şu karşıda duran siluetin olsa, ikna olsam buna, koşarım. Yürüyemem. Bunun için çok yıpranmışım, güzel de değilim hem.
Ama yine de orada bekleyen sen olacaksan, koşarım, dedim.
Hala seni seviyorum demeyişime çok kızıyordu.
Yeryüzündeki tek bir postacının bile uğramayacağı bir adreste oturuyorum sandım önceleri. Yolu bulamıyorlardır dedim, ihmal dedim, dikkatsizlik dedim. Sonraları alıştırdım kendimi kimsesiz olduğuma, inandırdım. Kimseye diyemem ama, bazı geceler kendi saçımı severek uyuttum kendimi.
Açık seçik yaralarımla daha da çekilmez olmuştum gitgide. Bunlar yetmezmiş gibi doktora gitmem ben diye mızmızlanan o sinir bozucu kişiliklerdendim hem de.
Kimyasallarla tedaviyi kabul edecek bir bedenle eskimedim 18 senelik zaman diliminde. Ne zaman ilk Kasım'ımı düşlesem, doğduğum günden beri eskidiğimi söylerdim kendime.
Ve hala inancım sonsuzdu sarılarak iyileştirme tedavisine.
''Doktora gittin mi ? '' sorusunu duymak istemiyordum. ''Sarılsam, geçer mi ? '' diyen şiirimsi bir ses olmalıydı açık yaralarıma bakan.
Ben de, yaralarım üzerine açtığım camları, açık bıraktığım ocakları kapatacak birinin olduğu güvencesinde uyuyacaktım bir gece.
Kabuslardan titreyen kirpiklerimi öpen solukla, ''geçti, korkma'' diyen soluk aynı olacaktı...
Farklı şehirlerdeydik ve o daha da büyüsün diye gözümde; inatla birbirinin aynısıydı insanlar.
Tüm bunları birine anlatırken yine ocakta yemeğim yanacaktı.
İçimden, böyle şeyleri anlatmasan ciğerini, anlatsan yemeğini yakar diye geçirirken gelen ''neyi yaktın?'' sorusuna cevabım;
- Yüreğimi yaktım kısık ateşte yavaş yavaş, ömrümü yedim, olacaktı.
Beklemesem sarılacak birini, yaralarımı avcuyla kapatacak birini, gitsem doktora...
Biliyorum, hep aynı diyaloğun dejavusunun cereyanında her yanım tutalacak.
Sigara içiyor musun ? diye soracak önce. Hayır diyeceğim, içmiyorum, hiç içmedim.
Alkol ? diye sorusunu devam ettirecek usanmadan. Ben de, yok diyeceğim, o da yok...
E bu ciğerler ? diye soracak yine gözlerinde beni asla anlayamacağını gösteren ifadesiyle doktor.
Ağzımı açtırmadan devam edecek cümlesine.
'' Pasif içicilik. Çok dumanda kalmışsın. Ciğerlerin berbat.''

Tıp dünyası pasif içicilik diyecek buna, ben hasret...





1 Şubat 2014 Cumartesi

Umudum ( Hayali Sevgiliye Mektuplar )



Bitmeyen, tükenmeyen umudum, merhaba.

Yağmurlar penceremi okşayarak melodisini duyuruyorlar sabahımda. Islanmış bir serçenin titrek kalbini taşıyor buğular ya da ben fazla hayalperestim.
Serçenin hikayesini anlatıyorum yağmur damlalarına. Şu saatten sonra erkek kardeşiyle yarışan hırslı bir kız gibi daha hızlı akıyor damlalar. Çiçek bahçelerinde parmakucumda yürüyüşlerimi hatırlatıyor gülümseyişin... Dudaklarının kenarından akan cennet şelalelerine zarar vermeksizin, okşuyor gülümseyişin; yüz hatlarımı. Sevgilim... Yüz hatlarında seyahat etmek ömür boyu, bunlar ne güzel düşünceler. Şimdi tutunup saçının teline, umutlara göz kırpmak... 

Sevgilim... Sana bir sır vermeliyim şimdi. Bu insanlar değer veriyorken tablolara, resimleri inceliyorlarken hala... Biz bu sessiz ve yağmurlu şehrin ara sokaklarında susuyorken. Kirpiklerin sevgilim, en muazzam resimleri çizecek fırça; kirpiklerin. Her açılıp kapanışında bin bir türlü şükredişler çiziyorlar yaşama. Bu tabloyu bulmasınlar, kapat gözlerini... Ya da ver, saklayayım kağıtlarıma. Yalnız bahçedeki köpeğimin biraz yaşlı gözleri bilsin, gece kaçıp, sırlarımı anlattığım denizin ufak taşları, doğa adını verdiğim yıldıza anlattığım hikayeler, sonra sonra güneşin o kırmızıya çalan turuncusu... Doğa bilsin seni bir, bir de ben. Doğamsın sevgilim, gelsene...   
Pikapta kırık bir plak var. Nasıl o hale geldiğini hatırlamıyorum. En son parmak izlerin var diye dokunmaya kıyamamıştım. Günlerce elbet bir gün buluşacağız dedi Zeki Müren. Müjganla eşlik ettik, ıslaktık.
Attila İlhan sevgilim, bizi yazmış diyorum bazen.
Bu trenler bu şehre umudu taşımak için mi yapılmış bilmiyorum ama ayrılıktan da söz edeyim istemiyorum. 
Belki birkaç çocuk dinler bizim bu bağıran sesimizi belki birkaç genç okur mektuplarımızı. Bir köprü altında dert olsun istemiyorum ayrılık sözcükleri. Umut taşıyor trenler, bavullarda sadece umut.

Umut... Umut gökyüzünde. Ve umudu yüklenmekten serçenin boynu düşmüş. Yaralı bir güvercin yaratmışız. Kuş gökyüzüne fazla gelmiş. Gökyüzü daralmış, gökyüzü yüzünden utanmış, gök yarılmış. İşte bu, bu bir kıyamet değil. Bu umudun bitişi, kırılışı, yıkılışı. Umudun kaçışı, umudun kaçırılmışlığı. Bu odanın böyle rutubetli olduğunu farketmemiştim. Annem işte, her damla gözyaşımı bıraktığımda fotoğraflarına dayanamayıp, kaldırmış. Renksiz kalmış duvarlar.
Oysa sırf severim diye uçurtma resimleri çizmişti babam duvarlara, bir gökkuşağı çizmiştim. Gökkuşağında bir renk eksik olduğunu seni tanıyınca anlamıştım. Bu oda duygularıma sızıydı, sızıyordu. Umut artıyordu, sevgim çoğalıyordu. Şimdi bu rutubetten terk edilmiş, güneşin sırt döndüğü oda romatizma sızısı. Kalbin romatizması oluyor mu sevgilim ? 

Bir şarkı dinliyorum. Çağımız psikiyatrileri bu hallere depresyon denilen bir isim layık görmüşler, gülümsüyorum. Bunun adı bilinçlenme olmalı. Çünkü biz kaçtığımızda en çok kalabalıklardan içimize sığınırdık, biz sıkıldığımızda seslerden şiir kitabımızın mısralarında uyurduk, yorulduğumuzda uzanırdık sokak köpeğinin yanına. Bu mahalledeki tüm ayıplayıcı teyzeler biliyor mu sevgilim, ben ilk defa seninle bir köpeğin kalbindeki acıyı bölüşmek isterken, gözlerine şarkılar söyledim. 
Şarkı hala devam ediyor. Ayrılık diyor. Acıdan geçen şarkıların kucaklarında hiç umutluk yer yok mu; umudum ?Gitmek... Yalın ayak güneşin yaktığı kumları ezerek, iliklerine değinceye kadar ısıyı hissederek gitmek. Gitmek bir lüks değil sevdiğim, bunu en çok pencereme türküler getirdiğinde senden öğrendim. Senin bir ruhun var, bulutlardan resimler çizer gibi. Sözcükler senden sonra gelmiş bu gezegene.
Ben umudum... En çok yıldızsız bir akşamda tavanıma rengarenk yıldızlar çizdin diye umut dedim sana. Çocukluğumu hatırlattığın öğle saatlerinde, takıldığım taşlar sayesinde yerdeki uğur böceğiyle burun buruna gelme şansını seninle yakalayıp, en derin köşeme tablo yaptım diye sevdim seninle olmayı.
Sabahları serçelerin sesine şarkılarla eşlik eden yorgun, bezgin, öpülesi sesin var diye uyumak istedim en çok ve sonra uyanmak.
Yorgun cennet kuşları sesine konmuş, dinlenmeyi, sevilmeyi, öpülmeyi bekliyordu doğam... 
Sende bir göz var, kainat misali. Ne kadar mutlu son diye biten masal varsa, sonsuzluğu gözlerine gizlenmiş sanki.
Sevgilim.... Bu şehirde en çok sabahları uykuyu seviyorum. Gece usulca başını dayıyor omzuma, tam da burada bir ağırlık çöküyor gözlerime. Sabahın... Ve sabahın insanlarının koşuşturmacası başlarken, ben gözlerimi kapatmış senden masallar dinliyorum... Avuçlarım hep yumulu. Masallar... Masallar hele ki senin sesindense, yumulu avucumda senin için sabah güneşi biriktirdim.
 Mutlu kal sevgilim, hepsini alabilirsin...
 Benim gözüm. Benim gözüm ve ellerim, bir sonraki güneşe sen umuduyla hasretler... Güneşlerimi kullan sevgilim,umudum kal...