21 Mart 2014 Cuma

Roman Ol Adam, Hikayeni Paylaş

Roman ol adam, hikayeni paylaş,
paylaş ki; gitsin artık yalnızlığın, ne olur... Beni bununla utandırma.

Bir adam vardı.
Adamın zaaflı kalbi. Adamın Bodrum'u bilen hafızası, kışları iyi tanıyan ruhu, kaçtıkları, bağırdıkları vardı.
Adamın çok hızlı akan gençliği, akmayan yılları, çürüyen anıları vardı. Çürüttüğü vücudu, parçalanmış kolları, kollarında dövmesi, dövmesinde bir hikayesi vardı.
Adamı aldılar bir gün. Adamı sildiler, 5 yaşında bir çocuğun hikayesini yazmaya başladılar. 
Adamın gittiği yer soğuktu, sinir bozucuydu. Kızdı adam, hayatında en çok yapacağı şey buydu, habersizdi adam. Geçmişe, kadere, dövmesinin hikayesine, hikayesinin trajik olmasına kızardı.

Adam tahammülsüzlüğün gereksizliğini idrak etmeye çalışıyordu. Yalnızlaşıyordu. Adamın gittiği yer kalabalıklaşıyordu, adam paralel olarak daha çok yalnızlaşıyordu.
Geometrik hayatına kızıyordu adam, belki ağlıyordu; bilemiyorum. Daireler; içinden çıkamadığı, hep dönüp yanlışta durduğu...
Dikdörtgenler; hiçbir köşesinde soluklanamadığı, barınamadığı...
Doğrular... Sonsuz doğrular.... Adam için sadece matematik tabiri olarak kaldılar.
Düşündü. Çok düşündü. Yapabilecek bir şeyi yoktu başka, düşündü. Keşke olsaydı, düşünmeseydi. 
Ya da düşünseydi... Baharı, kuşları, renkli balonları, yazacağı bir hikayeyi düşünebilseydi. Düşünmesine fırsat vermediler. 
Adam karanlığı öğrendi.

Öte yandan bir hikayenin özneleri, küfürleri, parçalanmış, resmi çizilmez, fotoğraflaştırılacak olsa pikselden ibaret verileri tamamlanıyordu.
Kuvveti çok büyük bir kalem hikayeyi kısacık bir mutlulukla başlattı. Üstelik 10 yıl sonra, ''90lar'' diye insanların hasretleneceği bir yıldı.
Yazıcı devam etti. Uzun ayrılıklar koydu küçük mutlulukların arasına. Ölüm koydu hikayeye.
Hikaye, lütfen artık biteyim dese, yeriydi. 
Birkaç kişi bilse, adamdan asırlık bir roman olacaktı, adam kendi hikayesinde boğuldu.
Söylemek istedikleri vardı, özledikleri, hala sevdiği kadına sarılmak istediği saatleri vardı. Hiçbiri yerini bulmadı. Bunlardan daha büyüktü; adamın uzun soluklu bir imtihanı vardı.

Bir gün mektup aldı adam. Okumayı unutmak istedi. Postacı bilse acı, keder, gam taşıdığını; utanacaktı.
Bir güvercinle gelse mektup, kadın katil olacaktı. Güvercin mektubun ağırlığından ölecekti.
Zarfta adamı yeryüzünün tüm mezarlarına gömecek kadar parçalarına ayıran katil cümleler vardı. 
Adam ağladı... mı, bilmiyorum.
Adamın mavi gözleri vardı. Belki ondandı şu hikayenin sonsuzluğu...

Adamın penceresi oldu bir gün. Yürüyeceği asfaltlar oldu, izleyeceği filmler. Güzel, güleceği günler oldu adamın. 
Adam biliyordu, hikayesi biter gibi olduğunda bir hikayeyi yazmışlardı onun adına.
Suçluydu. Bu suçu da ömür boyu taşıyacaktı. 
Adam, 'adam' olabilmenin suçunu kimseye anlatamayıp, hastalıklı ömrüne kızıp, duracaktı.
Adam, başlattığı hikayeye ağır da bir miras bırakmıştı;
                       Esaretinin yalnızlığı...




Adamın hikayesi 18, romanı 39 yaşındayken;
bunların acısı bir ömre dağıtılacaktı Yazıcı tarafından.

''Mirasını aldım adam, acını aldım. Karanlıktan çıkmadın sen, devrettin. Devrettiğin hayatın borçlarını şimdi ben ödüyorum; ömrümden arttırarak '' diye kısacık bir konuşması olacaktı ikinci hikayenin; romanın içinde...
Peki biri anlayacak mıydı ?
Hayır, zannetmiyorum.