16 Temmuz 2014 Çarşamba

Kendine İyi Bak Çocuk

Koş, kaç çocuk... 
Ama ayak tabanlarını kanatma, yanma çocuk.



Kızıyorsun.

Kızsan iyi, kanıyorsun. Fayda etmeyecek hiçbir merhem, hiçbir ilaç... Anlamaz ifadelerine alışacaksın; doktorların. " Aman be " diyeceksin. " Bir şeyi de anlamıyor, nasıl almış diplomayı! Şuram acıyor işte, biraz da ağrıyor... Uçurumlar açılıyor içime... " Alışmanın kitabını okumaya başla çocuk.

Birine kızsan, bakışlarını zımbalayacaksın ötelere, denizlerde boğacaksın öfkeni, hatta sen bile su yutacaksın... Ha, dur! Ölmeyeceksin hemen... 
Yüzünde cinayetler işleniyor, acıklı hikayelerin arşivi olmuşsun... Nasırlı ellerinle, zoraki yapışmış kalbini tutuyorsun, düşecek...
Kendine kızıyorsun, ah çocuk...                      

Ben mesela, kendimle cenk eder dururum, bu çirkinliğim ondan... Öyle gözlerini kenetleyip, " geç hadi "  de diyemezsin... Koşalım çocuk, gidelim. Varalım çocuk ama nereye ? Şu barışamadığım beni bırakıp... Aa, dur! " Gelme sen! " desem, kötü sözler söylesem, hatta... Hatta biraz küfretsem, hem gizli gizli de değil, ulu orta... Yok be çocuk, çözüm değil.... 
Düzensizliğimi çözümleyip, iyi bir denklem kuramadım hiç.  Sınıf öğretmenim sevmezdi beni, zaten nerede çözülmemiş bir problem olsa, tüm insanlar toplanıp beni kınadı.
Ben işte, yürüdüğüm güzel sokak akşamlarında karşıdan karşıya geçerken eli tutulmamış kız... Ondan cesede döndüm, gözlerim takip eder oldu kaldırımları, çok ezilme tehlikesi yaşadım, yoksa şansı mı yakaladım desem çocuk ?        

         

Ah, ne diyordum... Ne olur kusuruma bakma.
Kendini bırakamıyorsun diyordum. Bu gerçek çok oturdu karşıma, dikti gözlerini, bakışlarıyla kirpiklerimi yoldu, biliyor musun ? İskeleden atılan tüm oltaların kancaları geldi, ciğerlerime takıldı bir bir...
Sanki o sene ölen tüm çocukları benim kaburgalarım altına gömmüşlerdi ve ben on sekiz yıl boyunca beni taşıyacak dört kişiyi bekleyip, durmuştum.
Ben.
Ne çok durmuştum...


'' Bu hayatta en çok ben penceresiz kaldım anne! '' diye annemin yüzüne nefesimle rüzgar gibi esmek istediğim ömürlük geceler oldu.
Bir defasında boyası eskimiş bir pencerem olmuştu, üzerime kapattılar. 
Üstelik çok tanıdık bir el, tutuşturup bir yangını, penceremi kapattı. İçeride bir solukluk oksijen hayaliyle uzun kabuslar gördüm...


Çocukluğumun eline iki ciğerimi de tutuşturup, '' ben bunun karşılığında mı büyüyeceğim, ciğerlerimi mi alacaksın ? '' diye diye kabusumdan uyanmaya çalıştım.




'' Çocukların duaları çabuk kabul olur '' demişti babaannem, ben yoksa çocuk mu olamadım ?
Ondan mı bunlar ? 

Hak ver, ben Edip Cansever değilim ki çocuk! ''Ne çıkar siz bizi anlamadıysanız '' diyemiyorum. Avuçlarım neden kanıyor, bu huysuz tavrım, bu başımdaki depremler, dizlerimdeki sargılar... En çok da parmaklarımı neden kırıyorum bilinsin istiyorum. Ben bir seferlik olsun, tutup saç ucumdan, ayaklarıma kadar anlaşılmak istiyorum...
Sıkıldın mı, gidiyor musun ? Haklısın... Biliyorum, bir çukur da ben kazıyorum.  Ama gitme be çocuk. Bir şey olamıyorum ben bir başıma...
Gitme, beni bir şekle sok çocuk...



7 Temmuz 2014 Pazartesi

Gölge Adam

Ölmek için yaşıyoruz, dedi adam.
Yaşamak için ne kadar da fazla ölüyoruz, dedi kadın.
Gökten bir yıldız kaydı.




Tüm karanlığıyla uyandı adam, güne karanlığını dağıtıyordu ışıl ışıl. Karanlık ışıldar mıydı ? Ama işte, ışıldıyordu.
Kadın uyandı. Kalbinde süveydası. Keşke diye geçirdi içinden, süveyda büyüse karanlık olsam, karanlık olsak biz. O zaman karanlık utanırdı.

Bir yerde bir adam piyano tuşlarını okşuyor,
yaşlı bir el kayıp gidiyor diğer kırışmış bir elden,
bir partizan vuruluyor meydanların birinde,
şair yine cinayet işler gibi şiir yazıyor; elleri şiir içinde,
Dilencinin biri yorulmuş el uzatmaktan, para da istemiyor üstelik,
Bir devlet hastanesi bahçesinde ağlıyor işsiz bir baba…

   İşte tüm bunlar olurken dedi kadın, ben sana yetemem.
   Karanlığı paylaşıp, dağıtmamıza izin ver. Farkında olmadı    onları dışarıdan izleyen ceset. ‘’ Yazık ‘’ dedi, ‘’ gül gibi kız ‘’
Adam karanlık diye kadın bu kadar beyazdı, adam bu kadar susmasa, kadın böyle konuşmazdı. Kadın çok duymasa, adam sağır olmazdı.
Farklı tanımını değiştirecek kadar kendi kimliğiyle özdeşmiş adamdı, kirli sakalları cennet bahçesi olmaya adaydı. Öyle ki; kirli bile sözcük anlamında sapardı.
Titrek elli bu adam ‘’ bak dinledim seni, dokunmadım sana ‘’ dedi. Roller değişti, adam bu kadar sığ konuşmasa, kadın içine içine susmazdı. Sustu kadın. Tenindeki parmak izlerini kendi neşteriyle kazıyan cerrah olmak istedi, kadavra olmak istedi.
Yıldızlar türkü söyleyerek tırmandı göğe,
Parlak bir ninni olsun diye sağır çocuğa…

Adam şehirler gitti.
Şehirleri alıp, cebinde taşıyan biriydi o. Kimi  bir şeye emek verirken görse, o dünyanın en kıymetli hediyesi oluyordu onun için. Titrek elleriyle uzatıyordu kadına. Kadın mahçup gülümserdi hep böyle olunca. Mahçubiyet ki adamın ruhu.
Kadın uçan kuştan, doğan güneşten, gülen çocuklardan, yeşilin kokusundan, mavinin esintisinden, kızılın tonundan, türkülerin tınısından, çaresizlikteki ümit etme kabiliyetinden umutlar toplayıp, gitti adamın kapısına…
Tabi, adam yine kendine.
Adam çekingen.
Adam ki; kainat gibi kalbiyle kainat kadar yalnız.


Eh be adam, yapma
gökten düşüp, yeryüzüne yapıştığım için pişman etme beni,
bileklerim yorgun işçilerdir, susuz… Şiir taşırlar kalbine,
vurulur, düşer galibiyetlerim,
gülmelerim kanar, istemem ki ağzım kırmızıdır, çirkinimdir.

batırıp dişimi damarlarına, nefesimi enjekte etmek istiyorum,
iliklerini koparıp karanlıktan, gel,
beyazım bile kirlensin isterim.
 Etme adam,
Dedi kadın kapı ardından,

 rüzgara söverek gitti.
Adam hiç bu kadar kalabalık olmamıştı. Kalabalığını katledip koştu kadına. Keşke geçmişe dönebilseydi. Dönseydi, kötürüm kalsaydı. Kırılsaydı bacakları, acılarla kıvransaydı, koşmasaydı…

İşte… Elinde bir not, uzanıyordu adam beyaz bir kadının yanında ;

‘’ Uçurtma olup, gökyüzüme kavuştum ben ‘’