1 Ekim 2015 Perşembe

Ne ?



Arkada çocukluğu bırakmak mı dersin ? Elinden tutup aynı yolu yürümek mi ? İçinde yaşadığın hayata dahil etmeyi onu da mı yoksa içinde yaşattığın hayatta saçlarını sevmeyi onun da mı ?
Daha çok bilmek için büyümeyi istedim.
Gördüm, bildim, kırıldım. Yetmedi, yıkıldım. Bildiğin bir şey ayağını tutup, öyle çekiyor ki bazı anlar, Çin Mitolojisi falan dev efsane! 
Yoksa şu bileklerimizdeki kırmızı bağ, takılır mı böyle karanlıklara ? 
Kapılardan geçmek için büyümeyi sabırla bekledim.
Şimdi büyüdüğüm için sabrediyorum. 
Kapılardan geçtim. Önceleri yurdum diyeceğim bir yer vardı, şimdi sabah mektup bırakıp, kapının menteşesinden çıkan sesi duymak oldu.
Hayır, küçüktük de ne oldu ?
Büyüdük, ne oldu ?
Yahu siz şöyle desenize; bu dünyanın kanunu budur küçüğüm, büyüyerek kaçamazsın.

Zaman Sarısı



'' Zamanı sarışın bir kedi olarak yarat baştan Allah'ım. Bırak okşayayım. Esirge ve bağışla beni gerçekten. Bırak düşlerimde kaybolayım. ''


İşte dünyaya en Didem haliyle böyle ağlarken, yüzü yerine ağlamayı güzel renklere boyayan o kadın gözüyle bir akşamüstü, akla intiharlar getiren köprüde tüm insanlığa sırt çevirirken buluyorsun kendini...
Ne de olsa sırt dönmek de bir tepkidir; tersine ve kötülüğe dönen dünyaya. 
Belki sırt dönme ve zaman tepkimesinden mor çocuklar doğurmak yerine göz altlarım, mavi çocuklar doğurur dünyaya.
Öyle şeyler işte.  İnsan, bir tuhaf, ufak bir canlı.

Mavi, Kitap, Allah






Bir kitabın arasından dünyaya bakmakla başlıyordu her şey. Ya da bitirişler oluyordu bu noktada.
Sayfalara dokunarak, parmaklarını okşadığın karakterler oluyordu, birkaç sayfa daha cüret etsen, tutup çıkaracak oluyordun. Elinden tutup, koşacak oluyordun, tehlikeyi sonuna kadar güzelleştirecek ve dibine kadar yaşayacak oluyordun.
Ve dünyaya sayfalarından baktığın o kitabın başına şöyle not düşülmüştü ;
DÜNYA ADALETSİZ ÇOCUK, DÜNYA ZORBA ...
Bu zorbanın da zorbası dünyada iyi kalmaya direnileceğine sözler verilerek bitiyordu her gün... Bu söze deniz şahitti bir, bir kitap, e bir de Allah vesselam.

Kitap Hediye Edenlerin Dünyası






Dünya hala kitap hediye edenlerin, şiirlerin ve romanların altını çizdiğinde, satırlar ele vermesin diye onu gizleyenlerin, şiir kitabı hediye etmenin " seni seviyorum " demek olduğunu bilenlerin, sevince sevinçten pazara çıkanların ve aynı sevinçle kurabiye pişirenlerin, 
denizi, 
sevdiğinin saçlarını, çenesiyle boynu arasında o mezopotamyayı, 
kitapları koklayanların dünyası.

Dünya'ya bile bir Dünya anne lazım...
Dünya'yı kurtaracak ellere sahip olan kadınların ve kürekleri çekmeye gocunmayan adamların hatrına, " o çocuklar büyüyecek " diye ninniler söylediğimiz çocukların hatrına... Dünya çoğu şeyin hatrına dönüyor da, 
görmek, koklamak lazım geliyor... Körler onları görmese de, yıldızlar vardır neticede. Ve göz; gerçekleri görmek için tek başına yeterli bir organ değil... 


2 Eylül 2015 Çarşamba

Gün Batımları kederdir, dedi Küçük Prens


Bazıları şiir sevmez, onların yaraları yoktur. Ben insanlar memnun olsun diye yazmam ki, dertlerine ortak olduğumu bilsinler diye yazarım. Ben hep mutluluktan bahsedemem, ben bir Divan Şairi değilim.
Hem Sezen Aksu " bak batıyor yine akşam güneşi " derken, gün batımında mutluluk aranmaz.
Nil'de Gün doğarken Marmara'da güneş batar.
Güneş batıp, gece olduğunda " Batıdaki çocuklar için uyku, Ortadoğudakiler için ölüm vakti... "
Nilgün'de şiirler yazılırken, Marmara'da beddualar edilir. Bedduaları yenen dualar, gözyaşları bittikçe çoğalan tesbih taneleri vardır. Güneydoğu'dan Batı'ya göçler olur. Ve Güneydoğusuna savaş ekilen bir ülkenin, Batısının göç alması hiç abes değildir.
Nilgün Marmara'ya da, onu intihara iten dünyaya da selam olsun.
İlkinde fonda çalan Zeki Müren, " elbet bir gün buluşacağız " ikincisinde " batsın bu dünya " diyen Orhan Gencebay ile birlikte " tüm bunların hesabı elbet bir gün sorulacak "
Bak yine bir Güneş batması, bir Sezen Aksu, bir şiir ne işler açtı başımıza.

Kitap Arası




Güller kurutuyorduk, feminizmin ağırlıklı kendini gösterdiği kitap aralarında. 
Okurken o kadın oluyorduk, yaşarken doluyorduk, dolarken; taşıyorduk edebiyata.
Güller kurutuyorduk ağırlığı sadece "ağırlık" olan kitap aralarında, ağrı oluyorduk.
Güller kurutuluyordu, günler kurutanlar anılarak.
" Takvimden bir yaprak eksilt, bugün öldüm say " dedittirenlerle Eylül'ü sayıyorduk.
Eylül Sonbahardır da, bu acının bağrında son yoktur.
Sonrası doktorlar, sancılar...
Yani, ciğerlerimin filminin çekilmesiyle, ciğerlerimin artist olmasının hikayesi ve edebiyatın manik depresif kadınlarının şiiridir bu.



15 Temmuz 2015 Çarşamba

Bayram Çocuğu Wolverine


Wolverine ile denize karşı oturmuş, kahvehane ağabeyleri üslubuyla " ne olacak bu memleketin hali ? " dedikoduları yapıp, dışarıdan birinin konuşmamıza kulak misafiri olsa, " hadi canım, şunlara bak, siz kurtaracaksınız sanki memleketi! " diye sızlanacağı ahkamlar kesiyoruz. 
Ki, burada kulak misafiri olunmaz, bilakis kulak uzar; söylenen duyulsun diye. Ama konumuz şimdi bu değil.
Birden ağzımdan " Kaptan Amerika " çıkıveriyor. "Abi, Wolverine " diyorum. " Kaptan Amerika, güzel. Kazanmak için değil, değerler için savaşır. Hitler düşmanı da kendileri. Belki o da " ben Tanrı olsam, Hitler'i iyi kalpli bir Yahudi olarak cezalandırırdım " diye şiir okuyordur. Ama bu adam nerenin adamı Wolverine ? Bi Amerika maskesi olmasın ? " diyecek oluyorum. Öfkeleniyor. 
Bakıyorum o sıra, " ah be " diyorum. Çünkü hep böyle yaparım. Söyleyecek bir dünya laf vardır, gelir boğazıma dizilir de ağzımdan dışarı çıkmaz. Böyle anlarda " ah be " derim. Ah hayattır. Be ise oradaki biz. Hayat ve biz gibi bir mana çıkar, aslında derindir. 
Neyse, " ah be, adam kedigillerden. Benim de öyle silahla, keserle, biçerle işim olmaz ki, adetim değildir bir kere. Bir varsa, dilimiz vardır, öyle kötüdür ki bazen kopsun isteriz ama bu adam zihinsel yaraları da iyileştirme gücüne sahip " diyorum kendi kendime. 
O sırada ben daha ama senin uyruk Kanada değil miydi ya ? dememe kalmadan Wolverine bir seferde çiziktiriveriyor gerdanımı. " Al, hadi bayram makyajı " deyip, susturuveriyor beni. 
1. Çizgi : Ah
2. Çizgi : Be
3. Çizgi de bayrama annesiz, babasız, evlatsız girenlere vefa oluyor.
Kanadalı Woleverine öyle diyor.

10 Temmuz 2015 Cuma

Şehir


Ben kalabalığı sevmem. 
Benim İstanbul düşkünlüğüm de yoktur. Benim bir şehre bir düşkünlüğüm de olmamıştır.
Ben ayrılıkları da çoğunlukla sevmem. 
Vapur hüzne aşinadır. Tıpkı bilmem nerenin, bilmem kaçıncı ekspresi gibi.
Kadıköy benim için içime ağladığım zamanlardır.
Benim şehir düşkünlüğüm yoktur, evet.
Benim şehirdeki kişi ve şehrin hikayesine meyilim vardır. 
Ben kalabalığı sevmem.
Kalabalıkta yalnız bir hüznün hikayesini severim. İstanbul meylim ondan.

Vapurda aradığım aşina bir yüzü, Kadıköy'deki Pazar kahvaltısını yaptığı mekanın biraz ötesindeki kaldırım taşlarını... Bir defa geçtiği duraklara günlerce uğramayı... Ben bir şairden daha haklı olamam. "Ben senin beni sevebilme ihtimalini sevdim."

İki Kırık K


Böyle bir fotoğrafları olduğunu bilmiyorlar. Yakın olsaydım, gider söylerdim. Biraz başım dönüyordu. Kız oğlandan utanıyordu, oğlan bir şeyler açıklamak için cesaretle tüm jestlerini kullanıyordu.
Benim başımın dönmesi devam ediyordu.
Bıraksalar, o kayada oturup, tüm ömrümü birilerine hatıra kalsın diye birkaç kare yakalamaya adardım.
O an kimse seslenmiyordu ama biliyordum, bırakmazlardı.
Bir şeyi karşılıksız yaptığında art niyet arayan toplum beni bırakmazdı.
Beni bırakmasınlardı, kabul.
Biraz oluruna bıraksalardı, keşke.

İki K.
İki kırık K.
Bırakın.

Papatya

Orada, bir yanlışı düzeltircesine açmış. 
Hem bunu şiir olsun diye söylemiyorum.
Hem bunu şiir ölsün diye de söylemiyorum.
Hem ben bunu yapmayı "çiçekli şiirler" yazan bembeyaz bir kadından öğrendim.

Ben bunu bir yanlış düzelircesine yazıyorum.
A
H




Müzeyyen



" Müzeyyen senin özelliklerini taşıyor " diyen bir adam tanıdım vaktiyle.
Haksız sayılmazdı. Bende hicran yarasından derin yara yoktu. Ölüm de bir hicrandı. 
Hem Müzeyyen ne kadar sokulgansa, ben o kadar alıp başını gidendim.
Özgür ve kimsesiz.
Müzeyyen aynaya baktığında ne görse, bendim.


Akrep Burcu, Deniz ve Gidenler



Deniz onlarda sevdaydı.
Akrep burcu su grubu. 
Ben kendini öldüren bir akreptim ; yangın ortasında.
Deniz benim sırlarımı içinde saklayıp, " hadi şimdi evine dön " diyen yetişkin bir dosttu.
Gemi onlara göre bir gün gelecekti.
Benim gemide beklediğim biri yoktu.
Ben, deniz ve liman gemiye ihanet ettik.
Liman, ben ve deniz karada dertleşmeyi çok sevdik.
Gemi geldi mi ?
" Gelenler kalıcı değil " dedi Yunus ağabey.
" Gidenlerden haber var mı ? "
Deniz, liman ve ben ama en çok ben... Biz çok bekledik be.

Yunus ağabey şöyle devam etti cümlesine :
Biz hayatı sevdik, o da bizi sever sandık.

Sevinç Hanım ve Kapı

İçeri giriyoruz."Kapı hiç değişmez mi ?" diyor Cemal"bu kapı ve her şey. "


O ise yorgun elleriyle bu yorulmuş duvarlara bakar her gün. Mutfağın yapısını biraz olsun değiştirmek hiç geçmedi aklından." Hatıralar " derdi Sevinç Hanım, Halil Bey yattığı yerden gülümserdi. Rivayet denilirdi ama, ben şahidim Halil Bey gülümserdi.Adının Sevinç olmasından mıydı bilinmez, pek sevinçli zamanı olmamıştı. Hayat, başımıza gelen zıtlıklar mucizesiydi zaten.Karanlık olmadan, aydınlığın kıymeti bilinmezdi. Karanlıkta mini minnacık gülümsemesiyle parıltılı bir noktaydı Sevinç Hanım.Halil Bey'in de gözünün elasından mıydı bilinmez, rengarenk hikayeler anlatırdı.Cemal bilse, bu kapı ve bu mutfak dışında her şey değişsin isterdi.

Uçurtma



Uyursak geçmezdi belki ama uçarsak kesin geçerdi değil mi ? 





Uçamadığımız için de uçurmayı tercih ettik.
Bu durumda vurulamadığı için mi uçurtmayı vurmayı tercih 

ederlerdi yani ?
Acıdan ölemedikleri için, acıtarak öldürme stratejisi mi ? Belki.
Hayat da samimiyet ve laçkalığı birbirine karıştıran olmasa da olur bir arkadaştı nasılsa.
Duygular varken kelimeler pek önemli değildi kimine göre. 
Ama duyguları şekillendiren de kelimelerdi bir yerde.
Mesela sevgili efendim, bakın :
Yaşam ve hayat. 
Yaşamak ve hayatta kalmak aynı şeyler mi ?
Hayat biraz heyhat der gibi.
Umut ise yaşama yakışır bir şey.
Buna can-ı gönülden inanmasam, yaklaşık 2 ay önce yazdığım mektupta " ölümün olduğu yerde daha ciddi bir şey olmaz sanırdım. Varmış. Yani, yaşamak ümidi... " yazmazdım.
Kelimeler, duyguların şekil almış hali canım efendim.
Mutlu yaşamlar.

Ay ve Ah


Hala " ay büyürken uyuyamam " diyen insanlar vardı







Yakamoz da gitti sonra.
Bize yine " sırrını, dileğini suya anlat " diyen yankılar kaldı.
Açtık kollarımızı. " Git " dedik. Bu biraz tuhaf geldi. Genellikle kollar açılır ve " gitme " denirdi.

Biz de biraz tuhaftık işte. Biraz anlaşılmaz. Ne vardıysa bizdik aslında.





8 Mart 2015 Pazar

Mahalledeki Alex

Çocukluktan, gençliğe uzanan bir sevdaydı...

İçgüdüsel bir tutkuyla 5 yaşımda mahallenin çocuklarının peşine düşerek başladı her şey... İsmim söylendiğinde karşısına denk gelen "tuhaf ama futbol aşkı dolu bir kız" oluyordu. Sene 2001... Tüm kadroyu ezberler, futbolcu kartları biriktirirdim. Hiçbir maçı kaçırmazdım. Aman bahsi açılırsa, haberim yok diyemezdim. Ne kadar da ayıptı. Hatta yine ilkokulda o dönemler maç izlerken uyuyakalırdım, annem uyandırırdı "kalk kalk Fenerbahçe gol attı" diye.
Ağlaya ağlaya sevinir, yattığım yeri yumruklardım. Sonra o sevinçle uyuyakalırdım yine.
Çoğunluğu Fenerbahçeli olan birçok erkekle büyüdüm. Bazı günler eve gider, "Forvet eksik, Cansu evde mi?" diye anneme sorarlarmış. Annem anlatırdı.
Alt katımızda oturan çocukluk arkadaşım o zamanlar "Aria" sponsorluğunda olan Fenerbahçe forması hediye etmişti bana. Tuncay Şanlı. :) Büyük gurur ve sevinçle giyer, dolabımın en gözükmeyen yerine saklardım. Bizimkiler sorararsa, ne derdim ? Çok büyük bir şeydi bu, ya geri ver deselerdi ? Olmazdı. Fenerbahçe kimsenin olmasındı.
Yan blokta oturan Abdurrahman Amca bana "Alex!" diye seslenirdi ve ne hoştur ki A/B/C bloklarından büyük, küçük herkes seslendiği kişinin ben olduğunu anlardık. İlkokulda, lisede büyük bir mücadelem oldu kadın futbol takımını kurdurmak için. Hasbelkader, öğretimimin de iki döneminde birden beden öğretmenlerinin hiçbiri sıcak bakmadı kızların futbol oynamasına...
Hani gizli sevdalar vardır, biri engel koyacak olsa, dünyaya karşı koymakla ünleneceksinizdir. Benim de o zaman aklım, fikrim Fenerbahçe olmuştu. Lisede takımı kurdurdum, Müdüre Hanım destek çıkmıştı sağ olsun. Koordinatör olmuştum bizim takıma anlayacağınız.
Sevginin uğrunda bir bedel ödeme zorunluluğunuz var gibi hissedersiniz ya, ben Fenerbahçe'ye borcumu biraz biraz ödediğimi hissediyordum.
Kürt - Türk çatışmasını da görerek büyüdüğümüz dönemlerdi.  Bizim site bir nevi sınır gibiydi. "Kürtlerin orası" derlerdi ağırlıklı olarak Kürtlerin yaşadığı yere.
Bizim çocuklar - çocuk işte - bağırırlar, Kürt çocukları da taşlardı bizim mahallenin çocuklarını. Bizimkiler evde hep derlerdi; "Bugün böyle yapmışsınız. Ne yapıyor insanlar size ? Günahtır, yapmayın!" Ama çocuktuk işte. Kim aklımıza ne sokuyorduysa, sorgulamıyorduk.
Dut, çağla bahçeleri vardı o insanların bir de. Kürtlerin... Tırmanmak olsun diye - küçükken dağ gibi gelirdi bize - dağlara tırmanır, meyve yerdik. Bazen bağırarak kovalarlardı bizi.
Kaçarken ve tırmanırken elimi hep Fenerbahçeli arkadaşım tutardı. Göğsümüzde armamız vardı o zamanlar; neredeyse her gün. Hoş, elimi hangisi tutsa, Fenerbahçeliydi.
Bir gün Kürt bir teyze seslendi bize. "Oradan düşersiniz, gelin benim bahçeme, ben vereyim size meyvelerimden" dedi. Dediklerini zor anlıyorduk biraz.
Bize dutlarından ikram edip, suyumuzu verip, ailelerimizin merak etmemesi için uğurladı. O gün bize verilecek en güzel ders olduğunu düşündüm 10 sene boyunca. Ne güzel denk gelmişti...
Sırtımızda Fenerbahçe formasıyla, fikir çatışmasının kendimizce üstesinden gelmiştik.
Fenerbahçe çok yaşasındı... Fenerbahçe belgeselleri alır, evde 100. Yıl marşıyla koşturur, balkona çıkar Bursa'nın en işlek caddelerinden birine bakan evimizden haykıra haykıra ''100 yıl önce doğdu şanlı efsane!'' diye marşlar söylerdim.
Paylaştığımız; ekmeğimiz, oyunumuz, eğlencemiz, paramız ve bir de Fenerbahçemiz vardı.
Bursaspor genleriyle doğmuş gibi hissederdik. "E tabi canım, Bursasporluyuz da aynı zamanda söylemeye gerek var mı ? " diye kendimizi teskin ederdik.
Dedem tribün anılarını anlatırdı. Sene bilmem kaç diye başlardı. Bir de benim dedem, görseniz çok yakışıklı adamdır. Emekli olmasına rağmen, her sabah erkenden uyanır, kahveye gidecek olsa dahi saygısından gömleğini giyer, mendilini cebine koyar, kravatını takardı... Herkese saygı duyardı. Bir aralar Ziraat Odası Başkanlığı yapmış, başkan diye bilinirdi. Masallar uydurur, timsahlardan kaçtığını, ağaca tırmanarak son anda kurtulduğunu anlatır, güldüre güldüre uyuturdu bizi.

Kıvırcık saçları, ela gözleri vardı. Vardar Ovası'nda oynarken hayranlıkla izleten karizması da aynı zamanda. Ki, beyaz bir adamdır hala "çökertmeden çıktım da Halil'im" sesini duyar duymaz içimden gelen büyük bir ağlamaktır... Sokağın başında beni görür görmez, heyecanından kapılara dikilen bir ruhu vardı. Dedeme ve dedemin anlattığı Bursaspor'a hayranlıkla yetiştim. Artık sadece tamamiyle bir takıma gönül vermek üzere sözleştim kendimle... Sonra dedem öldü.
Sanki Bursaspor'u bıraktı bana... Sanki Atatürk Stadı'nda yeşile çalan gözleriyle bayrak sallar hala...
Ben lise sona doğru futbolu bıraktım. 10 sene boyunca peşinden koştuğum aşkımın elini radikal bir kararla bıraktım. O güne kadar giydiğim tek yüksek ayakkabı krampondu, şimdi topuklu oldu.
Yürümez be, dedim kendime. Hem meslek, hem böyle bir spor kariyeri... Hem de biraz daha çalışssam, Kadın A Milli'de kadrom hazırdı. Vazgeçmek lazımmış demek ki. Ne yalan söyleyeyim hala içimde kırık bir hevestir.
Kurban olduğumun ülkemde birçok şey gibi futbol da erkek egemen gözüktüğü için vazgeçtim ben. Şimdi böyle, Kadınlar Günü'nde kendimi biraz daha ayrıcalıklı görerek yazıyorum sanırım.
Okul eteğinin altına krampon giyen, mahallenin ''Dişi Alex'i'' topuklu ayakkabı giyiyor şimdi. Abdurrahman Amca bazen ilk görüşte tanıyamıyor beni, gözünün içine bakıyorum ''Alex'' desin diye. Sağ olsun, arada yapıyor inceliğini...
Yani, futbol da hayat gibidir. Hayat andan ibaret olduğu gibi paylaşmaktan ibaret; insanlar bunun pek kalmadığını söylese de...
Futbolu da, hayatı da mayalayan aşk neticede...



Kalbimizin, aklımızın bir köşesinde Bursaspor aşkı beslerken Fenerbahçe marşları söyleyen çocuk ruhumuza,
Dünyanın en güzel zeybeğini oynayan, hayatı, futbolu ve masalları en güzel şekilde öğreten Halil Türedi'ye,
Ela gözlü, kıvırcık saçlı, saygın Halil Başkan'a,
İçindeki şefkati kaybetmeyen, futbolun beraberlik olduğunu, bir takım olmazsa karşı takımın çok da önemi olmayacağını bilen, güzel ruhunu kaybetmeyen Texas Tribününün çılgın çocuklarına
ve hayatı güzel yaşamayı bilen herkese armağan olsun.




* Kininin, kibrinin karanlığından kurtulamayan, ''Bursa Kapalı Cezaevine Hoşgeldiniz Emek Hırsızları'' diye pankart açanlara söyleyecek bir şeyim yok.

Sevgilerimle...
Mahalledeki  Bursaspor Ruhlu Alex