10 Şubat 2015 Salı

Bölündüğümüz Parça

''Hayatım bir mutsuzluk inşaatıydı Pollyanna. Çimento, demir, çamur... Duvarlarımı şiir ve türkü söyleyerek sıvardım. En üst kattan düşerdim her gün esmer bir işçi gibi dilini bilmediğim bir dünyaya...''


İşte tam da böyle gibi, atlıyormuşum gibi bir yangına. Hayatım mutsuzluk inşaatıydı, üstelik en ağır koşullarda çalışan yine bendim. En azından öyle sanıyordum, çünkü kimse bir şey anlatmıyordu.
Bu susuşumuzun kalıtsal bir rahatsızlık olacağı kimsenin aklına gelmiyordu tabi. Geldiyse de, güçlü hissediyorduk kendimizi.
Benim varoluşum ''aşk'' idi. Aşk çocuğuydum, hamurumu ayrılık ve acıyla yoğurdular. Dünya üzerinde yanlış bir harman, ters yöne açmış çirkin bir çiçek gibi kalakaldım.
Yüzümdeki acının huzursuz edeceği çok kalp olacaktı, oldu da.

Bir dostum, ''Birilerini sevdiğimizde ve onlar bizim isteğimizle bile bizden gitse, bir parçamız orada kalıyor. Birini sevince, bir parçanı ona veriyorsun. Böyle böyle parçalara ayrılıyoruz'' dedi.
Eksik parça nedir diye aranıp duruyoruz işte böyle. Mesela ben o yangında, alevlerin arkasında ''kurtaracağım'' diye haykırdığım olayın rüya olduğuna inanmak istiyorum.
Bir şey olsun be. Bir şey de olsun, bitsin. Bir mana aramayalım işte. Olması gerektiği için oldu, bitti, demek istiyorum.
Bir gün çok kötü bir şey öğrendim. Bir canlının kalp atışını dinlemek çok kutsaldır benim için ve mucize gibi tekrar ederim bunu. Bu öğrendiğim kötü şey, gelmiştir mutlaka başınıza. Sevdiğiniz birinin kalp atışlarını korkarak dinlemek; uykusunda... Nabzını kontrol etmek... Bundan daha ürperticisi de olabiliyormuş...
Sevdiğiniz birinin uykuya dalmak üzereyken nabzınızı kontrol etmesi de yaralayıcı olabiliyormuş. Eli kalbinin üstünde, diğer eli şah damarında... Bir yandan telaşesiz saçını severken, ''iyisin, olmayacak bir şey'' diye fısıldaması... Onun kaybetme korkusuyla kendini sevebiliyor insan, kendi için endişelenebiliyor. Yüzüstü bırakmak gibi, vefa gibi, boyun borcu gibi, fedakarlık gibi...
Direnecek bir şeyler arar gibi yüzünde; tutunmaya...

Biraz da bu yüzden yaşamak çok kişilidir...
Çok kişilik yaşarken, tek kişilik sevmek nedir, bilir misiniz ?
Ve hatta, ''benim süveydam senin kalbine düştü'' dediğin andan itibaren, o kalbe bir şey olsa, diğer kalbin hissettiğini, hastalıkların, kabusların, güzel günlerin, durup uzaklara dalmaların, yalnızlık kahvelerinin, kalabalık çaylarının, sitem uykularının aynı vakitte geldiği zamanları anlayabilir misiniz ?
Size, sevmenin lütuf olmadığından bahsedeyim mi biraz ? Günümüzün 'popüler romantikleri'nin ''uzaktan sevmek'' dediklerinden...
Hissediyorum, diyorsun. Çok güzel bir yürekten çıkıyor bu cümleler. Hem hissetmesen ne olacak ? Rüyalar, masallar yalan söyler mi hiç ?
Görmeye gerek yok aslında. Hem bu bencillik olur. Kendim için sevmek olur. O zaman iyi olup, olmadığıyla ilgileneceğim, bulunduğum yerden savaşacağım... Nasılsın demesem bile, kontrol edeceğim, bunun cevabı çok önemli...
Dostum dedi ya hem ''Bir parçan onda oluyor. Kim olursa olsun.''
Hem daha bende bu kadar güzelken, bu kadar temizken... Gider, bulursam onu... Zannettiğimden daha da güzel olduğunu bilirsem, bir daha yanımda yürüsün isterim. Başımızı kaldırdığımızda aynı bulutu görelim, bunu bir daha isterim... Nasıl bencillik bu! Korkunç...

Tek kişilik sevmeye alıştırmak lazım kendini.
Parçan, parçaya ayrılmasın diye aklın çıksa da...

Nabız kontrol eden sevdikler var; karanlık uykularda,
''Hayat kısa'' diyor bir yandan Cemal Süreya,
Dün mis gibi kokan çiçeğimiz bugün fırtınaya direnemedi,
Didem Madak, ''Muhabbet kuşumuz öldü'' diyor, muhabbeti kesildi...
Diyemiyorsun ki :
Ben baş gözüyle seni bir görsem, ben ölüyorum, dayanamıyorum...
*Ne de olsa; sevmek bencil olmak değildir.


*** Bu satırları annesi tarafından saçları örülmeyen, uçurtması vurulan ve mektuplarını artık toprağa gömmek yerine birilerine ''ben buradayım'' diye sesinin duyurmak isteyen 7 yaşında bir kız aklıyla ( kalbiyle ) yazdım.


*** Edebi kaygı içermeksizin kaleme alındı.  





Zaten yaşadığımız hayat tam anlamıyla bir tragedya.