15 Temmuz 2015 Çarşamba

Bayram Çocuğu Wolverine


Wolverine ile denize karşı oturmuş, kahvehane ağabeyleri üslubuyla " ne olacak bu memleketin hali ? " dedikoduları yapıp, dışarıdan birinin konuşmamıza kulak misafiri olsa, " hadi canım, şunlara bak, siz kurtaracaksınız sanki memleketi! " diye sızlanacağı ahkamlar kesiyoruz. 
Ki, burada kulak misafiri olunmaz, bilakis kulak uzar; söylenen duyulsun diye. Ama konumuz şimdi bu değil.
Birden ağzımdan " Kaptan Amerika " çıkıveriyor. "Abi, Wolverine " diyorum. " Kaptan Amerika, güzel. Kazanmak için değil, değerler için savaşır. Hitler düşmanı da kendileri. Belki o da " ben Tanrı olsam, Hitler'i iyi kalpli bir Yahudi olarak cezalandırırdım " diye şiir okuyordur. Ama bu adam nerenin adamı Wolverine ? Bi Amerika maskesi olmasın ? " diyecek oluyorum. Öfkeleniyor. 
Bakıyorum o sıra, " ah be " diyorum. Çünkü hep böyle yaparım. Söyleyecek bir dünya laf vardır, gelir boğazıma dizilir de ağzımdan dışarı çıkmaz. Böyle anlarda " ah be " derim. Ah hayattır. Be ise oradaki biz. Hayat ve biz gibi bir mana çıkar, aslında derindir. 
Neyse, " ah be, adam kedigillerden. Benim de öyle silahla, keserle, biçerle işim olmaz ki, adetim değildir bir kere. Bir varsa, dilimiz vardır, öyle kötüdür ki bazen kopsun isteriz ama bu adam zihinsel yaraları da iyileştirme gücüne sahip " diyorum kendi kendime. 
O sırada ben daha ama senin uyruk Kanada değil miydi ya ? dememe kalmadan Wolverine bir seferde çiziktiriveriyor gerdanımı. " Al, hadi bayram makyajı " deyip, susturuveriyor beni. 
1. Çizgi : Ah
2. Çizgi : Be
3. Çizgi de bayrama annesiz, babasız, evlatsız girenlere vefa oluyor.
Kanadalı Woleverine öyle diyor.

10 Temmuz 2015 Cuma

Şehir


Ben kalabalığı sevmem. 
Benim İstanbul düşkünlüğüm de yoktur. Benim bir şehre bir düşkünlüğüm de olmamıştır.
Ben ayrılıkları da çoğunlukla sevmem. 
Vapur hüzne aşinadır. Tıpkı bilmem nerenin, bilmem kaçıncı ekspresi gibi.
Kadıköy benim için içime ağladığım zamanlardır.
Benim şehir düşkünlüğüm yoktur, evet.
Benim şehirdeki kişi ve şehrin hikayesine meyilim vardır. 
Ben kalabalığı sevmem.
Kalabalıkta yalnız bir hüznün hikayesini severim. İstanbul meylim ondan.

Vapurda aradığım aşina bir yüzü, Kadıköy'deki Pazar kahvaltısını yaptığı mekanın biraz ötesindeki kaldırım taşlarını... Bir defa geçtiği duraklara günlerce uğramayı... Ben bir şairden daha haklı olamam. "Ben senin beni sevebilme ihtimalini sevdim."

İki Kırık K


Böyle bir fotoğrafları olduğunu bilmiyorlar. Yakın olsaydım, gider söylerdim. Biraz başım dönüyordu. Kız oğlandan utanıyordu, oğlan bir şeyler açıklamak için cesaretle tüm jestlerini kullanıyordu.
Benim başımın dönmesi devam ediyordu.
Bıraksalar, o kayada oturup, tüm ömrümü birilerine hatıra kalsın diye birkaç kare yakalamaya adardım.
O an kimse seslenmiyordu ama biliyordum, bırakmazlardı.
Bir şeyi karşılıksız yaptığında art niyet arayan toplum beni bırakmazdı.
Beni bırakmasınlardı, kabul.
Biraz oluruna bıraksalardı, keşke.

İki K.
İki kırık K.
Bırakın.

Papatya

Orada, bir yanlışı düzeltircesine açmış. 
Hem bunu şiir olsun diye söylemiyorum.
Hem bunu şiir ölsün diye de söylemiyorum.
Hem ben bunu yapmayı "çiçekli şiirler" yazan bembeyaz bir kadından öğrendim.

Ben bunu bir yanlış düzelircesine yazıyorum.
A
H




Müzeyyen



" Müzeyyen senin özelliklerini taşıyor " diyen bir adam tanıdım vaktiyle.
Haksız sayılmazdı. Bende hicran yarasından derin yara yoktu. Ölüm de bir hicrandı. 
Hem Müzeyyen ne kadar sokulgansa, ben o kadar alıp başını gidendim.
Özgür ve kimsesiz.
Müzeyyen aynaya baktığında ne görse, bendim.


Akrep Burcu, Deniz ve Gidenler



Deniz onlarda sevdaydı.
Akrep burcu su grubu. 
Ben kendini öldüren bir akreptim ; yangın ortasında.
Deniz benim sırlarımı içinde saklayıp, " hadi şimdi evine dön " diyen yetişkin bir dosttu.
Gemi onlara göre bir gün gelecekti.
Benim gemide beklediğim biri yoktu.
Ben, deniz ve liman gemiye ihanet ettik.
Liman, ben ve deniz karada dertleşmeyi çok sevdik.
Gemi geldi mi ?
" Gelenler kalıcı değil " dedi Yunus ağabey.
" Gidenlerden haber var mı ? "
Deniz, liman ve ben ama en çok ben... Biz çok bekledik be.

Yunus ağabey şöyle devam etti cümlesine :
Biz hayatı sevdik, o da bizi sever sandık.

Sevinç Hanım ve Kapı

İçeri giriyoruz."Kapı hiç değişmez mi ?" diyor Cemal"bu kapı ve her şey. "


O ise yorgun elleriyle bu yorulmuş duvarlara bakar her gün. Mutfağın yapısını biraz olsun değiştirmek hiç geçmedi aklından." Hatıralar " derdi Sevinç Hanım, Halil Bey yattığı yerden gülümserdi. Rivayet denilirdi ama, ben şahidim Halil Bey gülümserdi.Adının Sevinç olmasından mıydı bilinmez, pek sevinçli zamanı olmamıştı. Hayat, başımıza gelen zıtlıklar mucizesiydi zaten.Karanlık olmadan, aydınlığın kıymeti bilinmezdi. Karanlıkta mini minnacık gülümsemesiyle parıltılı bir noktaydı Sevinç Hanım.Halil Bey'in de gözünün elasından mıydı bilinmez, rengarenk hikayeler anlatırdı.Cemal bilse, bu kapı ve bu mutfak dışında her şey değişsin isterdi.

Uçurtma



Uyursak geçmezdi belki ama uçarsak kesin geçerdi değil mi ? 





Uçamadığımız için de uçurmayı tercih ettik.
Bu durumda vurulamadığı için mi uçurtmayı vurmayı tercih 

ederlerdi yani ?
Acıdan ölemedikleri için, acıtarak öldürme stratejisi mi ? Belki.
Hayat da samimiyet ve laçkalığı birbirine karıştıran olmasa da olur bir arkadaştı nasılsa.
Duygular varken kelimeler pek önemli değildi kimine göre. 
Ama duyguları şekillendiren de kelimelerdi bir yerde.
Mesela sevgili efendim, bakın :
Yaşam ve hayat. 
Yaşamak ve hayatta kalmak aynı şeyler mi ?
Hayat biraz heyhat der gibi.
Umut ise yaşama yakışır bir şey.
Buna can-ı gönülden inanmasam, yaklaşık 2 ay önce yazdığım mektupta " ölümün olduğu yerde daha ciddi bir şey olmaz sanırdım. Varmış. Yani, yaşamak ümidi... " yazmazdım.
Kelimeler, duyguların şekil almış hali canım efendim.
Mutlu yaşamlar.

Ay ve Ah


Hala " ay büyürken uyuyamam " diyen insanlar vardı







Yakamoz da gitti sonra.
Bize yine " sırrını, dileğini suya anlat " diyen yankılar kaldı.
Açtık kollarımızı. " Git " dedik. Bu biraz tuhaf geldi. Genellikle kollar açılır ve " gitme " denirdi.

Biz de biraz tuhaftık işte. Biraz anlaşılmaz. Ne vardıysa bizdik aslında.