15 Eylül 2016 Perşembe

Kuş

Hayatı hakkında hiçbir fikri yok.
Bu yüzden de hayatta hiç yer edinemedi. 

İçine bir pencere açmak mümkün olsa, öyle yapardı.
Zaten hayat biraz da mümkünsüzlükler atlası değil miydi ?


Fokurdardı, dalgalanırdı... Deniz değildi. Ah keşke deniz olsaydı, o zaman böyle içine çağlamazdı.
Saçları sevilseydi eğer belki böyle sevilirdi : Acının çağlayanı.
Hayat hem içinden çıkılamaz, hem de içinde yer edinilemez bir hal aldı onun için.
Yıllar onu büyüttü, o içindeki kuşu.
Yıllar büyüttü önce onu, sonra yıprattı.
O öptü önce kuşu, sonra büyüttü. Annesi çok küçükken ölen tüm yaralı çocuklar için önce öptü, sonra doğurdu.
İçine vav gibi eğildiği gecelerde fetüs olup, ölmek istedi. Geldiği gibi. İzsiz, yolsuz... Fetüs gibi.
Kendine kapandığı yerde dünya da kapansaydı üstüne keşke, hep böyle isterdi.

Dizleri titreyerek geldi. Bakışını görseydiniz, bu koca boşluk nasıl böyle anlam yüklü olur diye uykularınız kaçabilirdi.
Binlerce kelime bil, yüzlerce kitap oku... Bir bakışa şaşıp kalabiliyormuş insan. Hatta sadece öylece bakıp kalmaların insanıymışız. Çaresiz olmaktan daha büyük bir şey varsa, o da sevdiğinin çaresizliğine tanık olmakmış.
Giriş cümlesi '' Onda kocaman bir boşluk vardı, ona tanık olanlar onunla birlikte bu boşluğu nereye koyacaklarını bilemeyip, çaresizliğe kapılıyorlardı. Boşluk, yok olma hali değil midir ? Onun boşluğu öyle büyük bir yer kaplıyordu ki onunla kimse ne yapacağını bilemiyordu. '' olan bir kitap olmak istedim; onu anlatan...
İşte o akşam, o edebiyatın ta kendisi olan bakışıyla ağlamaya ve benimle konuşmaya başladı.
Toprakların dış etkenlerle aşındırılıp, ait olduğu yerden koparılıp, başka bir yerde birikmesine erozyon denir.
Onun dünyadan kendini koparırcasına dizlerinin üzerine çöküp, kendinden eksildikçe benim içime doluşuna ne denir, bilmiyorum.
Sözcükler duygular yanında aptallaşıyorlar.... Ah.
O işte, parçalarını bıraka bıraka konuşmaya başladı benimle o akşam.

Benim içimde kuş var. O kanat çırpıp, duruyor. Göğsümden çıksın, gitsin istiyor, biliyorum. Ben onu öperek büyüttüm. Yalnız kalmasın diye ıslık çalıyorum hep. Göğsüme yakın ıslıklar üflülüyorum ona. 
. Kusayım diyorum, çıksın. Göğsüm sıkışıyor, boğazım sıkışıyor.
Başlarda dedim ki ben üzülüyorum diye zarar görüyor o. Çırpınıyor kalbimde. Ne kadar ağlarsam, o kadar kanat çırpıyor göğsümde.
Öğürüyorum. Göğsüme vuruyorum. Bak böyle vuruyorum buraya.
Çıkmıyor. Kanat çırpıyor. Kusmak istiyorum. Yorgun düşüp, kalıyorum.
İnanmadılar kuşa. Bak vuruyorum buraya. Buradan ses geliyor. Dolu yerden ses gelir mi ? Kuş beni yalancı çıkardı.

Öyle zamanlar oluyordu, göğsünü deşmek istediğine şahit oldum. Kuşu özgürlüğüne bırakacaktı; kalbini açıp. Bunun için tıbba sığınmayı bile düşündü.

O hep yaşamından arttırıp, eksikliklerini tamamlamaya çalıştı.
Bir kısır döngünün acıyla çağlayan çağlayanıydı.
Keşke kendini başka kıyılara taşıyacak kadar kuvvetli bir deniz olsaydı.
Olamazdı, olmadı.
Olsaydı efsane olacaktı, olmadığından edebiyat oldu... 

11 Ağustos 2016 Perşembe

Üç Güzel Adam ve Ben Sırt Çantalı Kız

Resululahla Benim Aramdaki Farklar

Ah Muhsin Ünlü'yle Benim Aramdaki Farklar


Ah Muhsin Ünlü, Alper Abi ve Ben Kimsem Artık

                                       




Ali Abi, Alper Abi ve Ah Muhsin Ünlü süper düşünen adamlar.
Benim ise düşündüklerim hiç yolunda gitmez.
Üçü de yolda Ebu Bekir'i görse, diyecek bir şeyleri olur.
Ben yolda Ebu Bekir'i görsem, sanırım fark etmem.
O zaman Ebu Bekir bana ne derdi, hiçbir fikrim yok.
Resulullah yalan söylemezdi. Ali Abi annesi onu döverken bile yalan söylüyormuş.
Annem benimle konuşmayınca ben hiç ağlamadım. Çünkü ben çok ağladım, anneme yalan söyleyecek kadar bile sohbetim olmadı.
Ali Abi yolda Azrail'i görse, kafa tutar. Ben Azrail'i kardeşimin yanında yakalasaydım, ona şöyle bir bakardım.

O bakışımı annem görse, yanında olmadığına ağlardı.
Konuşamadığımı Resulullah görse, belki benimle konuşurdu. Benim konuşurdu ve ben Ona derdim ki '' Bu acı geçecek mi ey Allah'ın Resulu ''
Resulullah orada olsaydı, annemin elini tutardı ve derdi ki '' Kızım, yanlış yapma ''
Ben oradaydım, annemin elini tutmadım.
Kardeşim saçını okşayınca uyurdu, siz görseniz, böyle uzun uyumasın isterdiniz. Ben gördüm, küçüktüm, anlamadım.
Ah Muhsin Ünlü çok üzülmüş annesi ölünce. Benim anneannem öldü, ben Ah Muhsin Ünlü ah! diye ağladım. Bir de üşüdüm ağlarken.
Ali Abi ise hepten endişeli. Alper Abi'nin ayşe kadın pişirirmiş annesi.
Benim annem ile ilgili pek anım yok

.
Ah Muhsin Ünlü şanslıymış, onu şair eden annesi varmış. Ali 
Abi'nin annesi çay demler şimdi, öleceğine inanmazsınız. Alper abi 
biraz daha şanssız. Ne de olsa, annesi de o da ölü.
Ah Muhsin Ünlü bana göre çok daha şanslı, iş yapmasa da filmlerini çekmiş.
Ben ilk film çekeceğim, dediğimde gülmeyen kalmadı. Zerre kadar şansım yok, kimse beni filminde oyuncu da yapmaz.
Ne tuhaf. Anneler hayattayken bile... Anneler hayattayken bile çocuklarının hayallerine sarılamıyorlar, ne tuhaf...
Olamaz, dedim nefesimi alıp da veremeyince. Annem gelse de nefes olsa bana, çocukluğum ferahlasa.
Resulullah beni dua edip, ağlarken görse, saçımı okşardı.
Ben de Ona derdim ki '' Yetim kızı kendine evlat sayan Muhammed, ben de yetim bir kızım ''
Annem duysa, pişmanlıktan ölürdü.
Nasıl olsa annem yaralı, ben Alper Abi'den daha ölü.


21 Mayıs 2016 Cumartesi

Bu Kez Sen Söyle Ruhi Bey : Nasılım ?

Uzun uzun ekrana bakmaların kadınısın ne de olsa.


Sen Cansu Türedi,Cansu bebek olarak başladın hayata. Senin deyiminle tutkuyla yakaladığın uçurtma ipi bir şekilde, bir kimse ya da kimseler tarafından vuruldu yahut ipi koparıldı ve gökten asfalta hızlı bir iniş yaptın.

Kolaycısın.
Didem'den duyduğun '' Anlatarak bitiriyorum hayatımı, bilmiyorum başka nasıl bitirilir bir hayat '' cümlesine bağlı yaşıyorsun. Fakat kendini anlatmaktan yorulduğun için bunu da bana yaptırıyorsun. Bir akşamüstü iş yoğunluğu arasında yazdığın paragrafta yaptığın gibi '' Bir süre sonra kendini anlattığın uzun cümleler gidiyor, anlamak istese anlayacak nasılsa, tek cümleme tutunacak... '' deyip, susuyorsun.
Tek doğrulara tutunmaktan kangren olmuş bileklerini sararken verdiğin '' ama asla bir daha '' ile başlayan sözleri hiçe sayacak kadar ya unutkansın ya da fazla şapşal.

Masalları dinlemeyi seviyorsun, ama başkalarına gerçek hikayeler anlatıyorsun. Hayat hikayelerini seviyorsun. Masallara değil, hikayelere inanıyorsun. Hikayelerin gerçek kahramanlarına. Ve bir gün gerçek hikayenin asıl kahramanını bulacağın inancıyla yaşıyorsun.

Popüler bir çocukluk geçirdin. Çocuk olduğun için '' canım sıkılıyor '' gibi bir kılıfı kolayca uydura biliyordun. Canın sıkılmıyor, canın yanıyordu, eksiktin; ergen olunca anladın. Eğlenceli, aranan bir çocuktun, ancak hala sevilen bir çocuk muydum sorusuna yanıt bulamıyorsun, bu seni çok düşündürüyor. Hayatın boyunca hatırlayacağın izleri ilkokulda almaya başladın, en büyük zaafın sevgi. Buradan aldın yaralarını ve şimdi bu yaraların bahsini bile yapmıyorsun. 

Hayatını, hayatı bulmak adına adadığını söylüyorsun, bunu da hayatlara dokunarak yapmayı umuyorsun. 

Hayalperestsin.
Sırt çantanın içine dünyayı sığdırdığını, sırt çantanla hayatlar fethedebileceğine inanıyorsun. Bir zamanlar kocaman bir halat alıp, Uzay boşluğundan atlayıp, elindeki halatla sardığın Dünya'yı silkeleyeceğini iddia ettin.

İnsanları görmek için kalabalığa giriyorsun, kendini bulmak için insanların arasında kayboluyorsun. İnsanları, gökyüzünü, denizi görmeyi Orhan Veli'den öğrenmedin ama ''girip insanların arasına, insanları görmeyi '' onunla daha çok sevdin. Bir Garip Orhan Veli'den farksızsın çoğu zaman.

Hayatı içinden çıkılamaz bir şey olarak değil ama içinden çıkaramadığın bambaşka bir dünya olarak görüyorsun. Bunun yaşama umudu olduğuna inanıyorsun. Hayatına ve adımlarına daima bir şiir eşlik ediyor. '' Nasıl taşıyacak bu kız bunca şiiri yüreğinde '' diye kendine sormayı bırakamıyorsun. Ve her şiir mutlak bir yaması oluyor; eksikliklerinin. Eksik olduğundan şiire meylin ve şiire meylin olduğu kadar eksiksin. Hayatın biraz paradoksa eşit.
İçinde tuttuğun sayısız cümle var. Kendine tekrarlıyorsun. Sahibi belli, zamanı belli... Kırmamak için susuyorsun. Sustukça da uzaklaşıyorsun. Bunu da bana bile yüzeysel yazdırıyorsun. Anlaşılmayan olarak kalacağını biliyorsun, biraz cesaretin eksik.
''Duvarlar kendini korumak için örülür,sen başkalarını korumak için örüyorsun '' dedi biri bir gün sana, hak verdin. 

Ait hissedemiyorsun. Bunun özgürlük olduğuna uzunca zaman hak verdin. Tek bir valize, bir ''göçebe'' şiirine, yollara, kaldırımlara, gökyüzüne, bir sırt çantasına ait olmanın güzelliğini ve bir de bunun ağırlığını çok iyi biliyorsun. Gidecek çok yer varken, benim diyebildiğin tek bir yerin olmamasını, bölük pörçük yaşamak demek olduğunu seyahatin; sen biliyorsun...

Fotoğraf makineni uvzun olarak görüyorsun.
İstiyorsun ki kadrajına sığdırdıkların bir yaşamdan haber versin, istiyorsun ki duygunun görselliği olsun. Dışının fotoğrafı rengarenk görülüyor ama içinin parçalanmış fotoğrafını görebilen az. 

Son fotoğrafın ne demek olduğunu ne yazık ki çok iyi biliyorsun. Her gönül bağın olanla yarın görüşecekmişsiniz gibi 
ayrılmanın huzurunu ve hiç görüşmeyecek gibi içten içe burukluğunu aynı anda yaşıyorsun. Son defa sarılarak uyumanın getirdiklerini biliyorsun. Hala yaşam varken sevginin gizlenmemesi gerektiğini ve yaşatmak umudunun ölümden daha ciddi olduğunu savunuyorsun. Hala vakit varken sevdiklerinin parmak izlerini sakladığın bir defter hazırlıyorsun. Böylelikle tenlerinden ve varoluşlarından bir izi ölümsüz kılıyorsun kendince.
30 yaşına mektuplar yazıyorsun. 

Bir akşam, nefes darlığıyla uykundan uyanıp, ardından bırakacağın satırları kaleme aldın. Arkandan bir şeyler bırakmak istedin çünkü bir şey demeden gitmeyi kendine yakıştıramadın. Dünyaya küçük de olsa bir iz bırakmak, bu izle arada sırada akla gelmek istiyorsun. '' Sınırlarımı ve sınırsızlıklarımı kendim belirlediğim dünyamdan gaddar dünyanıza yazıyorum '' diye başladığın mektubu gittiğin her yere ''bugün son günse? '' şüphesiyle yanında götürüyorsun. 

Kişileri içinden silebildiğini söylüyorsun ama hatıralarına zeval getirmemek için yeni anılara müsaade etmiyorsun.

Süper gücünün merhamet aşılamak olmasını istiyorsun. Dünyada insanın başına gelen her şeyi sevgisizliğe bağlıyorsun. İnsanın yegane imtihanının evvela insan olmak, sonrasında sevgi olduğunu düşünüyorsun. Buna da sıkı sıkıya bağlısın.
Sevmek adına fikirler üretiyorsun. İnsanın sevgiye kafa yorması gerektiğini, bir de büyük insan olmak için iyi insan olmanın büyüklüğünün unutulmaması gerektiğini söyleyip duruyorsun.
Bir fikrin, bir şiirin, bir bakışın ve bir sevinin dünyayı olmasa da hayatları değiştirebileceğini biliyorsun. Ve dünyayı değiştirmeye başlamanın birinci adımının hayatlara dokunmak olduğunu...

Duaların gücüne inanıyorsun ve gerçekten istemenin dua gibi olduğuna.

Bir gün alzheimer olacağını düşünüyorsun. Unutmak değil belki ama tek bir şeyi sürekli hatırlamaktan korkuyorsun.



Sen Cansu Türedi, kendini uzaktan izlemeyi, yermeyi, elinden tutup kaldırmayı öyle çok seviyorsun ki tüm bunları bu yüzden yazdırıyorsun bana. 

Beklemeyi, beklerken sabretmeyi,
ışığını söndürmemeyi,
umudun kalbin destekçisi olduğunu,
yaşamı kucaklamayı,
duaların gücüne inanmayı,
yaralarına rağmen, yaralarınla güzelleşerek sevmeyi,
yargısız olmayı,
hikayelerin başını okşamayı,
şiirlere sarılmayı,
ağız dolusu gülmeyi,
yarının bir ihtimal olduğunu,
kalbin kırılabilir olduğunu,
gülmenin telafisi olduğunu; birçok şeyin,
merhameti,
vicdanınla karar almayı,
asıl gücün insanlık olduğunu ve vefayı unutma hiçbir zaman.

Sen busun.
Başını yaslayacak şefkatli bir göğüs, kandil gecelerinde kanatlarına tutunacak bir Peygamber aradığın bir akşamda bunları yazdırdın.
Unutacak olursan, oku.
Kendine uzaktan bakmaların kadınısın ne de olsa.
















27 Şubat 2016 Cumartesi

İfadesizlik Tutsaklığı

Hiçbir şey gülündüğü değil ama açıklayamam.
İnsan; ateşi içinde taşıyandır ve ateş; yaşayandır insanla.
Ateş bu, harlanmak ister. İnsan ateşle oynamasa, ateş oynar insanla. Acı kendini unutturmak isteyen bir his değil.
Önce kelime vardı. Sonra insan.
Önce yaratılmak kelimesi vardı  sonraAdem.
Adem'den sonra duygular. 

Sözcükler insandan önce vardı. Edebiyat, insandan sonra. 
Çünkü cümleye bile başını okşayacak bir şiir lazım. 

İfade insan yokken vardı, ifadesizlik insandan sonra.
Nasıl olabiliyor da haberdar olduğun bir sürü kelime içini kemireni ifade edemiyor ? Bakın, bu gerçek ve haklı bir isyandır, öyle cümlede kalsın diye değil. 
Yazmak istedikçe baş ağrıtan, yazamadıkça mide bulandıran bu kaosu ne anlatır ? 

Bir güzelliğin, bin kötülüğün maskesi olduğunu bilerek, umudun yaşamla devam ettiğini, sahiden de aldığımız nefesin saniyede yenilenen bir yaşamın göstergesi olduğunu, Güneş'in ertesi gün başka bir yaşama doğacağını, acıya gülmenin yaşamın telafisi olduğunu, yakınmanın, kasvete kapılmanın hiçbir şeyi düzeltmeyeceğini aksi halde öğrenilmiş çaresizliği getirdiğini bile bile şu yaprakları koparılmış çiçek gibi içimi ekşiten hissi atamamanın özrünü kim dileyecek ?
Bu hayatların özrünü bizden kim dileyecek ?
Menisküs olana kadar koşmaya rağmen yakalayamadığımız iplerin ucunu, tabanlarımız patlayana kadar zıplamaya rağmen avuçlayamadığımız yıldızların özrünü kim dileyecek ? 

Sevdiklerimin hayatlarından kendimi çıkartırken, sıfır olmaktan yoruldum. Bu yorulmak insanın dünyaya sırt çevirmesidir ve bu sırt çok ağrılı bir sırttır. Sırıtmasıdır dünyanın kötümserliğe, kötüleşir gibidir sızı içinde. 

Sevmek çaresizlik midir bazen ? Yahu sevmek nasıl çaresizlik olur, fanus içinde sıçrar gibi hisseder mi seven ? Yüzümüz gözümüz duman içinde, özümüz tezahürümüz sevgi hep. 

Yokluğunu çektiğimiz, boşluğunu bildiğimiz her hissiyatın, her olgunun oluşturduğu ne varsa, onu kapatacağına inandığımız ne görüyorsak, tutunuyoruz. 


Tutunmaktan, sıkıca sarılmaktan ellerimiz kangren oluyor, kopmak istemiyoruz, koparılıyoruz.
Acıyla ayrılıyoruz bedenlerimizden.
Yenilenmiş olarak geri dönmeyi ümit ederek, topluyoruz bavulları kaldığımız yerden.
Tohumları toplaya toplaya çiçek ölüyor, çiçekte tohum azalıyor...
O halde insan sanıdır.
Boşluğunu yaşamaktan varlığı nasıl bilmediği hisse denk getirecek his arayan sanı efendisidir. 


Fakat ben emin olmak istiyorum, ben haklı olmak da istemiyorum. Emin olduğum işe yarar olsun istiyorum.

Bilir misiniz birinin bakış açısına girme çabası nasıldır, nasıldır sabah içeceği suyun faydasını düşünmek, ertesi gün hava durumuna uygun giyinmesini programlamak ? 


Beden saklana saklana ufalıyor, kalp büyüyor.
Büyüyen kalp tıpta hastalıktır, bizde felaket. İyi gibi görünüyor ama yok, değildir. Kaburgayı zorlar.
Zora katlanmak da zorun kendisinden daha zordur.  Ve zorlukların tıpta yeri yoktur. Kaybedenlerin yeri; edebiyattır.

Göğüse bastırılan başın, duyulan kalp atışlarının huzurunda bir ömür istedim sadece Allah'tan, başımı betona koyduğum, ciğerlerimden kan getirecek bir hayata mağlup başlattı. 
Bazen küstüm, sonra şükrettim. 
Ama Cesar'a hak verir gibiyim şu sıra " ben ateist değilim, babası gibi Tanrı'ya küsen bir çocuğum " der. 
Ve devam eder " Ben Tanrı olsam, Peygamberler göndermez, direkt konuşurdum insanlarla "
Biraz da haddini aşar, cesurdur. " Ben Tanrı olsam, intihar ederdim; insanlarla birlikte acı çekmeyi öğrenemediğim için. " 
Ben Cesar değilim. Tanrı da değilim. Ben sevginin açtığı boşlukları yoğun bir şefkatle kapatmak isteyen küçük bir kedi yavrusuyum. Ben istemeden geldiğimiz, var olduğumuz hayatta bizim için biçilen emir ve kurallara neden uymamız gerekiyor diye sorgulayan küçük kız çocuğuyum. 
Burada olmak tercihimiz değil ise, işleyişe ayak uydurmak niçin mecburiyetimiz ? 
Seçimimiz değil madem burada olmak, burada oluşumuz istediğimiz gibi olsun diye tekrar eden bir papağanım.  
Umarım Allah günah yazmamıştır, umarım gücüne gitmemiştir böyle düşündüm, böyle söyledim diye. 
Ama Allah'ım senin 99 tane ismin, insanın 99 tane yalnızlığı var. 
Bari içimdeki sevgiyi görüyorsun, beni sevdiğime; sevdiğim kadar ver. 
Sonra esirge ve bağışla beni, ruhu şad olsun Didem Madak'ın.


Yarattığın yerden, yaram olma. Yara olmak insana özgü kalsın varsın, Yar ol Allah'ım, koptuğum yerden okşa saçlarımın uçlarını.

Ve yalvarırım, ahtım olmadan sevgiden uzaklaşmak, ahım olmadan sevdiklerim, duamla ver onları bana.

Ah'ın ebced değeri kadar sev beni, sonra sevdir Allah'ım.
Sevmekle gelen öyle bir sızıdır ve öyle bir dengenin bozukluğudur ki bu, görseniz, yemeden kesilirsiniz...





24 Şubat 2016 Çarşamba

sen bi Gül gerisi hep Şen ( hissedeceğini umarak uzaklardan )

Yahu, anneannem nasıl ölür siz delirdiniz mi ? diye bağırmak istiyorum.
Yanlış anlamayın, benim abarttığım bir şey değil, arkadaşlarım dahi "hükümet kadın " diye tanırlar onu. 
Benim öğretmenimdir, stilistimdir, annemdir biraz, biraz babamdır... İlk okul sabahımdır, ödev yapmakta zorlanışımdır, sebze sevmeyişim, zorla yemek yiyişimdir. Hastalanışım, bayram sabahım, 23 Nisan gösterimdir... Dahası mı ? Daha da içten kan gibi...



Bir gün hastanede dedeme " doktor ne diyor ? " diye sordu. Dedemin gözleri doldu, " iyi olacaksın, ne diyecek " dedi. Hiç inanmadı buna. Ben dişlerimi sıktım, ağlamadım. Şöyle dedim içimden, " Allah'ım, anneannem ölüyor, bir şey yapamaz mıyız ? " 
O zaman Allah, çok şey görmüş bir lâl gibi sustu... Dedemin gözleri doldu, "iyi olacaksın" dedi, bundan böyle iyi olmak benim hatırımda hep gözleri dolu kaldı.



Resulullah o bakışı görseydi merhametten ağlardı;
ben o bakışı gördüm haşyetten bayılacaktım ama annem elimden tuttu. 
Bir de anneannemin çok güzel kurabiyeleri vardı, bir de yanına çay demlerdi ki, öleceğine inanmazdınız. 
Üniversite için Muğla'ya giderken, Belgin Teyzem "anneanneni kim güldürecek şimdi ? " demişti beni uğurlarken... Teyzemlerin kapıdan öyle bir girişi vardı ki, " ben şimdi kimi güldüreceğim ? " diye soramadım.



Rüyalarımı bir halt sanır, inanırdım. Anneannem rüyamda " yatmaktan sıkıldım " deyip, güldü. O gülüşü görseydiniz, ölüme inanmazdınız. Şimdi tamamen uyudu. Ben bunu duydum, kendime inanamadım. Tüm dünyaya duyuracak kadar yüksek sesim olsun istedim. Herkese " anneannem öldü be " demek istedim. Sanki hep birlikte ağlasak, geri gelecek gibi...
Anneannem ölünce ben çok üşüdüm üzüntümden. O da üşürdü böyle. " Cansu " derdi, ben üstünü örterdim. Bir de omuzlarında hala parmak izlerim vardır, masajı çok severdi... Şimdi bütün üstünü örtmeler yetim kaldı. 
O herkesi " annecim " diye severdi...
O gitti, biz birbirimize sarıldık. Görseniz, merhametten ağlardınız.
Anneler kendileri giderken bile, geride bıraktıklarını birbirine kenetliyorlar, ne tuhaf...

Hayatın Eteklerinde

Ben hayatın eteklerinde hep, sen benim eteklerime... Şu bankta, başka bir bankta otururum da içimizdeki ya da her neremizde iddia ediliyorsa varlığı o his var ya getirir de seni yanımda bekletir böyle. 
Kalplerine zerre merhamet değmemişler anlamayacaklardır elbet ama yine de senin başını bacağıma yaslaman merhametten medet ummak değil midir kedi ? 
Sen böyle güzelken, yaprak dökümüne bile güzel bakası geliyor insanın. 
Ama bazı güzellikler ihanet değil midir ? Güzelliğinin hatırına yaprak dökümüyle dünyaya düşüp önce, sonra dünyadan düşen ölülerimize rağmen hazanı, yaprak dökümünü sevmek biraz zorbalık değil midir ?
Güzel kedi, canım kedi. Git de merhamet öğret ellerine pastel kokusu yerine pislik bulaştıranlara... 


Biraz Ben ( Yaşamaya Umut Gibi )


Tam bir yıl olmuş değil, kalbimin doğuştan hasta olduğunu öğrendim. Nefes darlığım ve uyku halim artmıştı, merdiven çıkarken bile artık gözlerim kararmaya başlamıştı. 
Hareketsizken nabzım 190 olur ve 140'ın kalp krizi için yeterli olacağı söylenirdi. 
Bayılıyordum. Sık sık hastaneye yatmaya ve kalp krizinden şüphelenip, müşahadede tutulmaya başlamıştım. 
Uykusuzluk, fazla tempo, çay, kahve, çikolata, üzüntü... Bunlardan yavaş yavaş uzaklaşmam gerekiyordu. 
Ama nasıldı ? Öğrenmeseydim, Türkiye Şampiyonası'na gidip, boksör olarak önce takımı, sonra Avrupa'da ülkeyi temsil edecektim. Deli gibi de çalışıyordum, şahit olan bilir. Türkiye Şampiyonlarıyla, aralarında tek kadın olarak dört kolla sarılmıştım. Ara ara sıkışmalar olurdu ama önemsemezdim. Şimdi tempodan uzak kal demek ne demekti ?
Bu bayılmalar, acilde sabahlamalar bitsin artık diye ameliyat olacağım düşüncesiyle Bursa'ya geldim Muğla'dan. Kalitesine inandığım özel hastanelerden biri bu ameliyatı herkesin yapmadığını söyleyip, fakülteye yönlendirdi. Ivır zıvır derken canım iyice sıkılıyordu, çok önemsemiyordum çünkü. Olsa da bitse diyordum. Türkiye'de her hastane yapmazmış, Bursa'da da yapan 2 yer varmış.

Kaldı 1 seçenek. Kalp hastanesi başhekimine gittim bu defa. 
Kalp yetmezliği için bir hap var, ağırların ağırıydı halüsinasyonlar gördüren, ellerimin etrafında ışıklar görmeme sebep olan bir haptı. Ameliyatı binlerce kişiye yaptığını fakat bana yapmaya çekindiğini, kalbin tamamen durmasından korktuğunu söyledi. Benim canıma hepten yetti tabi. " Başlarım böyle işe " dedim yine. Gitmedim bir daha. Bir sorun var, bir çözüm var ama çözümlenemiyor. Ben de dedim ki, " ben bunun üstesinden gelirim " 
Daha önce ne yapıyorsam, iki katını yaptım. Sakındığım ne varsa da üstüne gittim; aşkla!
Şova dönüştürmenin manası yok, ara ara deli ağrılarla uyandığım ve öksürük krizleriyle zor nefes alabildiğim zamanlar oldu. Ama şimdi küçücük ağrılar bile olmuyor. 
İnsan üzülmeye dursun, bi hayata küsmeye dursun tüm problemler başına üşüşüyor. 
Her şeyin başı sağlık denir, ben buna her şeyin başı sevgi derim.
Tamam, ortak fikrimiz olsun. Sağlığın başı sevgi, her şeyin başı sağlık.
Her gün 20 km yürüyorum, koşuyorum, paten kayıyorum. Daha dinç uyanıyorum sanılanın aksine. İşte böyle. 
Koyverdun gittun benu demeden evvel, kalkıp o yaşam iplerini ele almak gerekiyor. 
Naçizane.

Hüseyin Bey ( O Hüseyin Aga der )

Kendi halinde şehrin, kendi halinde gibi görünen ama en çok içine eğilen, en çok sevdiğine vefa olan adamıydın. 
Ne yalan söyleyeyim, bazen vazgeçeceksin sanırdım, ortalıktan kaybolsan " aman ha " der, seni kontrole kalkışırdım. Bunlar hep sevgidendi, senin yaptıkların nasıl sevgiden ileri geliyorsa. Nasıl her evden çıkışının, gidişleri aynı adres oluyorsa. Ve artık adressiz oluşumuza, yazdıklarımızı postalayacak bir adres olmayışına ağlar dururdun. 
Ama ölüm toplasa da çiçekleri, çiçekte tohum bitmezdi, bunu bildin. Ve kalan tohumlarla nasıl yeşereceğini insanın, nasıl hayata yetişeceğini öğrettin. 
Bir gün direnenler yekten temizleyecekti dünyayı, yahut yekten toplayıp tüm valizleri motorlar maviliklere sürülecek, direnenler kazanacaktı.
Kalp attıkça, direniş biter mi hiç ? 
Kalp durmasın Hüseyin Baba.

Sızı

Duraksamaların vardır ya hani, dinleniyorsun sanır da dışarıdan bakan, sen yaşamın ucunda durur gibi durursun orada. Bazı Pazar günleri yalnız insanların ağlayarak kahvaltı yaptığı saatlere son verdiği anlar olur da, sızıdır ya o. O sızıya benim adım verilsin, vasiyetimdir.

İmkansızlığın Melodisi



Hayatımın üzerinde uçan kuşlar imkansız mı emin değilim fakat hayatımın fonunda imkansız şarkılar çaldığı kesin... Ve buna rağmen " biz ki bahçıvanlarıyız; umudun" cümlesine bu kadar sarılmışlığım...
Biz ki, melodisini de biliriz imkansızlığın, biz ki buna karşılık ekeriz umudu göğüslerimize. 

Adımın Anlamı : Ah

İçindeki hissi konuşarak anlatamıyorsan ve üstelik yazamıyorsan da, o zaman bu koca boşluğu içinde iyice tutup, " şu hissin bir görseli olmalı " diyerek fotoğraf çekiyorsun.
Edebiyat nasıl kelimelerle görme sanatı ise, fotoğraf da kalbin görselini yansıttığın/yansıtmaya çalıştığın mecra oluyor.
Gün batmış, ben yürümüşüm, yürümüşüm, hep yürümüşüm ama hep yetişemeyenmiş gibiymişim... Iskalamanın tarihini yazmış gibi, yarım bırakılmış gibi biraz, biraz unutulmuş gibi.
Ve ismimin bir anlamı olacaksa illa " ah " olmalıymış. 
Ve Can'ı çıkarınca ismimden kalan Su'da boğulmalıymışım... mı ?

Yordunuz. Bakın, yorulmayı öyle basite indirgemeyin. İnsanın dünyaya kendini kapatmasıdır bu.

Sabah, Martı ve Ahmet Kaya


Ne yalan söyleyeyim, sabahlar Ahmet Kaya'nın sesinden " martılar ağlardı " diye başlıyor, buna rağmen insan kırıldığı yerden kaynamaya çalışıyor. 
Sadece gün içerisinde türlü türlü ama o kadar çok, anlatamam... Hayal kırıklığı, umudun yitişi, yeniden yaşama tutunma... Bu kadar duygu karmaşası yaşıyor ve hala martılar ağlıyor belki...
İpleri eline alıyorsun velhasıl, " ya sabır " diyorsun, günü " güzel günler göreceğiz çocuklar " diye kapatıyorsun, umudu yetiyor. 
Şükür.

Susalım


Öylece oturalım. Nasıl oturalım, biliyor musun ? Yine bilelim, hiç unutmayalım dünyanın ve birçok insanın dünyasından dışlanmış olduğumuzu. Unutmayalım. Yoksa ayıp olur Turgut Abimize. O der ki : unutmayın, insan nasıl direnir başka ?
İşte unutmadan dünyadan dışlandığımızı, dünyanın ortasında gibi oturalım. İnsan sustuğunda da anlamıyorsa sevildiğini, nasıl anlar başka ? Susalım.


Çiçekte Tohum

Bazı anlamların, bazı bakışların kelimelere sığmayışına ağız dolusu küfür edesim geliyor sonra ansızın. 


Bırakılan yerden gülmeyi öğrenebilmek. 

Zor. 
Ama şu gönül sızısına direnenler bir gün kazanacak şu yaşamak savaşını. 
Bıraktıkları, bırakılan yerden keyif almaya devam...
Mutsuz olunduğu için gidilen bir hayatta bırakıldıysak, mutlu olarak direnmek vefa değil midir ? Ya da aslında uyanıyor olmak bile telafisi değil midir tüm her şeyin ? Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir diye düşünürdüm, öğrendim. Yaşatmak umudu; ölümden daha da ciddiymiş. Öyleymiş.
Ve sonlar yazmak ayıpmış bazı hikayelere. 

Unutma hiç. Hiç unutma.
Yaran güzelliğin olsun, yaralarınla güzelleş, utanma, bunu da unutma Anka, diye söyledim durdum. Söyledim de durdum... Söyledim... Söyledim...
Öğrendiğim bazı şeyler hiç yanıltmıyor. 
Her şey geçer, fotoğraf kalır...
Bir gün " dayan, bu badirelerde geçici bak, inan " dedim elimi tutarken. 
Şimdi yine aynı ses tonumla " eriyen bedenimi düşünme, göğü giydim üstüme, yüzünü asma kederine anam... Bir ateş olup, yaksa da gidişin, ölüm toplasa da çiçekleri, çiçekte tohum biter mi ? "