27 Şubat 2016 Cumartesi

İfadesizlik Tutsaklığı

Hiçbir şey gülündüğü değil ama açıklayamam.
İnsan; ateşi içinde taşıyandır ve ateş; yaşayandır insanla.
Ateş bu, harlanmak ister. İnsan ateşle oynamasa, ateş oynar insanla. Acı kendini unutturmak isteyen bir his değil.
Önce kelime vardı. Sonra insan.
Önce yaratılmak kelimesi vardı  sonraAdem.
Adem'den sonra duygular. 

Sözcükler insandan önce vardı. Edebiyat, insandan sonra. 
Çünkü cümleye bile başını okşayacak bir şiir lazım. 

İfade insan yokken vardı, ifadesizlik insandan sonra.
Nasıl olabiliyor da haberdar olduğun bir sürü kelime içini kemireni ifade edemiyor ? Bakın, bu gerçek ve haklı bir isyandır, öyle cümlede kalsın diye değil. 
Yazmak istedikçe baş ağrıtan, yazamadıkça mide bulandıran bu kaosu ne anlatır ? 

Bir güzelliğin, bin kötülüğün maskesi olduğunu bilerek, umudun yaşamla devam ettiğini, sahiden de aldığımız nefesin saniyede yenilenen bir yaşamın göstergesi olduğunu, Güneş'in ertesi gün başka bir yaşama doğacağını, acıya gülmenin yaşamın telafisi olduğunu, yakınmanın, kasvete kapılmanın hiçbir şeyi düzeltmeyeceğini aksi halde öğrenilmiş çaresizliği getirdiğini bile bile şu yaprakları koparılmış çiçek gibi içimi ekşiten hissi atamamanın özrünü kim dileyecek ?
Bu hayatların özrünü bizden kim dileyecek ?
Menisküs olana kadar koşmaya rağmen yakalayamadığımız iplerin ucunu, tabanlarımız patlayana kadar zıplamaya rağmen avuçlayamadığımız yıldızların özrünü kim dileyecek ? 

Sevdiklerimin hayatlarından kendimi çıkartırken, sıfır olmaktan yoruldum. Bu yorulmak insanın dünyaya sırt çevirmesidir ve bu sırt çok ağrılı bir sırttır. Sırıtmasıdır dünyanın kötümserliğe, kötüleşir gibidir sızı içinde. 

Sevmek çaresizlik midir bazen ? Yahu sevmek nasıl çaresizlik olur, fanus içinde sıçrar gibi hisseder mi seven ? Yüzümüz gözümüz duman içinde, özümüz tezahürümüz sevgi hep. 

Yokluğunu çektiğimiz, boşluğunu bildiğimiz her hissiyatın, her olgunun oluşturduğu ne varsa, onu kapatacağına inandığımız ne görüyorsak, tutunuyoruz. 


Tutunmaktan, sıkıca sarılmaktan ellerimiz kangren oluyor, kopmak istemiyoruz, koparılıyoruz.
Acıyla ayrılıyoruz bedenlerimizden.
Yenilenmiş olarak geri dönmeyi ümit ederek, topluyoruz bavulları kaldığımız yerden.
Tohumları toplaya toplaya çiçek ölüyor, çiçekte tohum azalıyor...
O halde insan sanıdır.
Boşluğunu yaşamaktan varlığı nasıl bilmediği hisse denk getirecek his arayan sanı efendisidir. 


Fakat ben emin olmak istiyorum, ben haklı olmak da istemiyorum. Emin olduğum işe yarar olsun istiyorum.

Bilir misiniz birinin bakış açısına girme çabası nasıldır, nasıldır sabah içeceği suyun faydasını düşünmek, ertesi gün hava durumuna uygun giyinmesini programlamak ? 


Beden saklana saklana ufalıyor, kalp büyüyor.
Büyüyen kalp tıpta hastalıktır, bizde felaket. İyi gibi görünüyor ama yok, değildir. Kaburgayı zorlar.
Zora katlanmak da zorun kendisinden daha zordur.  Ve zorlukların tıpta yeri yoktur. Kaybedenlerin yeri; edebiyattır.

Göğüse bastırılan başın, duyulan kalp atışlarının huzurunda bir ömür istedim sadece Allah'tan, başımı betona koyduğum, ciğerlerimden kan getirecek bir hayata mağlup başlattı. 
Bazen küstüm, sonra şükrettim. 
Ama Cesar'a hak verir gibiyim şu sıra " ben ateist değilim, babası gibi Tanrı'ya küsen bir çocuğum " der. 
Ve devam eder " Ben Tanrı olsam, Peygamberler göndermez, direkt konuşurdum insanlarla "
Biraz da haddini aşar, cesurdur. " Ben Tanrı olsam, intihar ederdim; insanlarla birlikte acı çekmeyi öğrenemediğim için. " 
Ben Cesar değilim. Tanrı da değilim. Ben sevginin açtığı boşlukları yoğun bir şefkatle kapatmak isteyen küçük bir kedi yavrusuyum. Ben istemeden geldiğimiz, var olduğumuz hayatta bizim için biçilen emir ve kurallara neden uymamız gerekiyor diye sorgulayan küçük kız çocuğuyum. 
Burada olmak tercihimiz değil ise, işleyişe ayak uydurmak niçin mecburiyetimiz ? 
Seçimimiz değil madem burada olmak, burada oluşumuz istediğimiz gibi olsun diye tekrar eden bir papağanım.  
Umarım Allah günah yazmamıştır, umarım gücüne gitmemiştir böyle düşündüm, böyle söyledim diye. 
Ama Allah'ım senin 99 tane ismin, insanın 99 tane yalnızlığı var. 
Bari içimdeki sevgiyi görüyorsun, beni sevdiğime; sevdiğim kadar ver. 
Sonra esirge ve bağışla beni, ruhu şad olsun Didem Madak'ın.


Yarattığın yerden, yaram olma. Yara olmak insana özgü kalsın varsın, Yar ol Allah'ım, koptuğum yerden okşa saçlarımın uçlarını.

Ve yalvarırım, ahtım olmadan sevgiden uzaklaşmak, ahım olmadan sevdiklerim, duamla ver onları bana.

Ah'ın ebced değeri kadar sev beni, sonra sevdir Allah'ım.
Sevmekle gelen öyle bir sızıdır ve öyle bir dengenin bozukluğudur ki bu, görseniz, yemeden kesilirsiniz...